KARIŞIK SANATÇILAR – SÖZ VERMİŞ ŞARKILAR – Hakan Tok

ÖZÜRSÜZ ŞARKILAR DERS KİTABI
HAKAN TOK yazdı

Bundan yirmibeş yıl önceydi… İlk gençliğimin telaşlı ve savruk günlerinde, kendimle kavga dövüş büyümeye çalışırken, bir yerlerden kulağıma apansız bir şarkı çalınmış, o şarkının yaşam boyu yakamı bırakmayacak bir cümlesi kızılca kıyamet göğsümün tam orta yerine gelip çöreklenivermişti. “Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın.” Murathan Mungan‘la ilk kez böyle tanıştım.

Yazanın ne kadarı okuyan, okuyanın ne kadarı yazandır, bunu hiç bilmedim. Yılanla geyiğin hikayesiydi belki de. Yılan, gün gelir geyiği yutar, ne var ki onun şeklini alır bedeni. Ne yılandır artık, ne de geyik. Okuduğum her cümle biraz daha yuttu beni. Bazen onları benim yazdığımı düşündüm, bazen onun beni yazdığını düşündüm. Belki çok sıradan, çok bildik bir okuyucu-yazar yakınlaşmasıydı bu, belki de her hayranlık halinde olduğu üzre, hayran olunandan ve hatta hayran olandan bağımsız yol almış bir ilişki. Neyse, ne… İmlasına bu kadar yakın olduğum, imzasına bu kadar sahip çıktığım bir başka yazar daha olmadı yıllar boyu. Hele ki, benim için hayatta kalabilmenin tek yolu olan müzikle de bunca sevişiyorken kalemi. Murathan Mungan bir avuç dolusu şarkıya söz verdi bugüne dek. Onların bir albüm dolusu, “Söz Vermiş Şarkılar” adıyla geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı.

Beylik bir laf ama ayniyle vaki, güneşli bir Pazar günü, Cihangir’in eski sokaklarından birinin saklı bir bahçesinde, limon ağaçlarının gölgesindeki tahta bir masada Naim Dilmener, Hakan Eren ve ben oturuyorken, yanımızda, orada bulunan herkesin başını çevirip masamıza bir kez daha bakmasına neden olacak iki diva, Hümeyra ve Ayten Alpman bütün güzellikleri ve şen şakraklıklarıyla o çok sıradan olabilecek Pazar öğleden sonrasını benim için tarihe yazılacak bir güne çeviriyorken, laf dönüp dolaşıp Murathan Mungan albümüne gelmiş ve ben bu projeden ilk kez o dakika haberdar olmuştum. Ne çok şey konuşmuştuk o gün orada. Kimlerin kulağını çınlatmamıştık ki? Galiba en çok da Murathan Mungan‘ın. Ayten Alpman, albüm için seslendirdiği şarkının bir kelimesini fazla bularak çıkarmak istediği halde, Murathan Mungan‘ın buna nasıl şiddetle karşı çıktığını serzenişle anlatırken yine de bizi güldürüyor, Hümeyra, Amerikalı kocasının düzenlediği şarkıyı Murathan Mungan‘a dinletmek üzere geldiğinde aralarında geçen konuşmayı kah Hümeyra, kah Murathan olarak, yerinde bir an durmaksızın, oynayarak, yaşayarak anlatıyordu. Bana düşen ağzım bir karış dinlemekti sadece. Ve bahis konusu albümü elime alabileceğim günün hayalini kurmak.

O gün çok kolay gelmedi. Üzerinden neresinden baksanız bir üç yıl geçti. Zaman içerisinde kimi kez yeni haberler aldım, kimi kez artık iyiden iyiye ümidi kestim. Adı geçen isimlerin bir albüm için olsun bir araya gelebilmesi hiç kolay değildi. Belli ki gelememişlerdi. Benim zamanında söylenmiş Murathan şarkılarını derleyerek oluşturduğum “home-made” albümüm şimdilik günü kurtarıyordu. Eh, ne de olsa şarkıların çoğunda Nükhet Duru‘nun, bir o kadarında da “eski” Yeni Türkü‘nün sesi, soluğu vardı. Meraklısına bu bile az şey değildi.

Nihayet albümü elime aldığımda aklım çıkacaktı nerdeyse. Yanılmıştım. Tek başına Murathan Mungan imzasının, bugüne dek hiçbir albümde yanyana yer almamış onlarca ismin bir araya getirilmesine yeteceğini düşünememiş, ben bile bu kadarını hayal edememiştim. Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Sezen Aksu, Zerrin Özer, Ayten Alpman ve Hümeyra. Hepsi ilk kez seslendirdikleri şarkılarla, albüm kartonetinde yanyana duruyorlardı işte. Üstüne bugünün starları Candan Erçetin, Göksel, Mor ve Ötesi, Teoman, Rashit, Athena, Aylin Aslım ve Zuhal Olcay da sıralanmış, bu da yetmemiş Cem Karaca, Deniz Türkali, Gülden Karaböcek ve Müslüm Gürses‘le albüm baharatlanmıştı. Her şarkı, her şarkının her cümlesi başka bir yerinden yakacaktı canımı. O şarkılarla bağım şöyle böyle değildi. Bir düğünün cenazesi ya da bir cenazenin düğünüydü benim için albüm bu haliyle. Kolay olmayacaktı dinlemek. Her şeyden yalıttım kendimi. Şarkılar birer birer dönmeye başladı cd çalarımda.

Bazı şeylerin değil eleştirilmesi, üzerlerine söz söylenmesi bile öyle uluorta herkesin hakkı değildir ve olmamalıdır da. Murathan Mungan‘ın kaleminden dökülen her şey böyledir benim için. Şarkıları dinlerken düşündüklerim hiç bir şekilde, bir müzik yazarı kaygısı taşımayan, saf ve katıksız bir hayranın, dinleyenin ya da okuyanın içinden geçenlerdir. Çünkü ne ben Murathan Mungan‘ın eli değmiş her hangi bir şey üzerine ahkam kesmeye yetebilirim ne de ola ki yetecek olsam da buna cüret edebilirim. Kaldı ki o şarkılarla az önce bahsi geçen alacak verecek davamın gömleğini bir çırpıda soyunacak mangal gibi yürek nerde?

İşin aslı, albümde yer alan kimi şarkıların bugünün ritm ve armoni anlayışına, beylik tabiriyle “sound”una uydurulmuş, ama Allah için de mübalağasız en alasından uydurulmuş halleri eminim ki bir çok kişiyi ayıltıp bayıltmıştır ya, bana pek dokunaklı gelmedi. Başından beri hiç bir zaman sesinde en ufak bir duygu kırıntısına rastlamadığım Aylin Aslım‘ın müzikal anlamda belki hakikaten “sihirli bir dokunuş” diye nitelendirilebilecek “Kimdi Giden Kimdi Kalan” yorumu bunların başında geliyor. Cover’lar eskiyi aratır elbet, amenna, ama düzenlemenin ve yorumun, hem melodinin, hem de sözlerin üzerine çıkması gerekir mi buna emin değilim. Oysa aynı şeyi yine orijinallerinden en az bir o kadar değiştirilmiş “Maskeli Balo“, “Telli Telli” ve “Fırtına” için söylemek mümkün değil çünkü bu her üç şarkı da yorumlayan grupların iklimlerinde yeniden soluk alabilmiş ve bugün yazılmışçasına bugüne ait olabilmiş. Bizim zamanında ellerimiz havada, sağa sola dalgalanarak, kimbilir ne hayaller ve niyetler yükleyerek bir ağızdan eşlik ettiğimiz o şarkılar, bu halleriyle, bugünün konserlerinde, bugünün gençlerinin kafalarını sallayarak ve sallarken kendilerinden geçerek eşlik edebilecekleri birer “hit”e dönüşmüş. En azından söz konusu grupların kendi ürettikleri halihazırdaki “hit”lerinden çok daha etkili oldukları kesin.

Beni en çok yaralamış Murathan Mungan şarkılarından biri olan “Ağır Kapı“, Teoman‘ın hem diline, hem de müzikal çizgisine çok yakışmış. Aynı durum Zuhal Olcay‘ın “Sesler Yüzler Sokaklar” yorumunda da söz konusu. Nitekim Göksel de daha önce hiçbir albüme girmemiş “İsteyerek İstemeyerek“te adeta kendine ait bir şarkıyı seslendiriyormuşçasına samimi. Her üç şarkının yorumunu da hiç yadırgamıyorsunuz dinlerken. Candan Erçetin de, o yürek yakıcı “Çember“den, çok kendine ait bir şarkı çıkarmış çıkarmasına ama, şarkının bıçak sırtı sözleri artık kanıksadığımız Candan Erçetin serinkanlılığına ne derece denk düşmüş, orası tartışılır.

Cem Karaca, ölümünden önce yaptığı son kayıtlardan biri olan “Göç Yolları“nda yine dinleyenlerin tüylerini diken diken ediyor. Yeni Türkü‘nün yer yer söylemde sertleşse de icrada hep ılıman kalmış yorumuyla kıyaslandığında “Göç Yolları“nın, Cem Karaca‘nın dilinde anlamını çok daha fazla bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Hümeyra‘nın sesinden “Dönmek“i dinlemek de bende aynı duyguyu uyandırdı. Hümeyra bir kez daha söylediği şarkının her cümlesini dinleyenin yüreğine batırıp, canını yakıyor. “Bu şehir arkandan gelecektir,” diyen de oydu bir zamanlar, şimdi “Neresi sıla bize, neresi gurbet,” diyen de o aynı acıtan ses. Bu iki şarkıyı defalarca arka arkaya dinlemek istiyorum delice. Zaten çok aklı başında dinlemeye başlamadığım albüm, söz konusu Hümeyra olunca, dengemi iyiden iyiye bozuyor.

Albümde ismini görmekten en çok heyecanlandığım isimlerden biri, her şeye rağmen ve hala Nükhet Duru idi. “Aşk Yeniden“in, söylediği şarkıları dinleyenin iliklerinde hissettiren Nükhet için biçilmiş kaftan olduğunu düşünüyordum. Ne var ki albümdeki yorumunu dinleyince hayal kırıklığı yaşadım. Çoktandır zembereğinden boşanmışçasına ha babam de babam sahne aldığı mekanlarda bir gayret insanları eğlendirme derdine düştüğünden midir nedir, yorgun bir ses, şarkının o terli ateşini harlayamayan edepli bir yorumla söylemiş “Aşk Yeniden“i Nükhet Duru. İnandırıcı olmamış her nedense. Vakti zamanında Nükhet‘in sesinden sevdiğimiz “Hançer“de ise Ajda Pekkan yine her zamanki gibi göz kamaştırıcı. Ajda yine Ajda‘lığını yapmış ve albümde başka hiçbir yorumcunun sahip olmadığı bir inisiyatifle şarkısının bir cümlesini bilerek ya da bilmeyerek değiştirmiş. “Bir gün gelir yürek hepsini karşılar” yerine “Bir gün gelir yürekten seni (ya da yürek tersini) karşılar” gibi bir şey söylüyor. Murathan Mungan bunu fark etmemiş olabilir mi? Ya Ayten Alpman‘ın bundan haberi var mı (yukarıda bir yerlerde bahsi geçen sebep nedeniyle)? Bilinmez.

Ayten Alpman albümün en kıdemli ismi olarak en son sıra alıyor ve tüm dinlediklerimizin üzerine adeta bis yapıyor. Tartışmasız en güzel Murtahan Mungan şarkılarından biri olan “İstersen Hiç Başlamasın“, Alpman‘ın yorumu ve caz düzenlemesiyle dinleyenlerin ayaklarını yerden kesiyor. İşte tam da böylesi şarkılarla, Ayten Alpman‘ın yeni bir albüm yapmasının vaktinin çoktan geldiğini de düşünmeden edemiyor insan. Çünkü bir Ayten Alpman daha yok ve olmayacak da.

Yazılmış, ne var ki sahnelenmemiş bir müzikalin şarkısı olan “Bir Kadın Nasıl Döner Köşeyi“, Deniz Türkali‘nin teatral yorumuyla, albümün en ayrıksı şarkısı olmuş. Yine aynı çizgideki “Otel Odaları” ise Burhan Bayar düzenlemesi ve Gülden Karaböcek‘in içli ve hisli okuyuşuyla handiyse bir seksenli yıllar arabesk “hit”i gibi geliyor kulağa. Bugünlerde varoşların “baba” arabesk şarkıcılığından “rocker”ından “clubber”ına herkesin, her kesimin bayıldığı bir “blues kralı” mertebesine terfi eden, kendisine çıkarılan bu yeni kimliğe kendisi bile şaşsa da, Allah için hakkını da sonuna kadar veren Müslüm Gürses, “Olmasa Mektubun“la hem yeni kimliğine biraz daha ısınıyor, hem de albümün en çarpıcı yorumlarından birine imza atıyor. Türk popunda sayısız şarkıcı tarafından seslendirilmiş ve adeta anonim olmuş on şarkı listeleyecek olsak, “Telli Telli“yle birlikte “Olmasa Mektubun“u da üst sıralara yerleştirmemiz gerekir. Ancak bu defa bambaşka bir şey dinliyoruz. Dokunduğu her kelimeyi ateşe veriyor Gürses‘in dili ve bu şarkının adeta onun için yazıldığına inanır oluyorsunuz.

Sezen Aksu, yine Nükhet Duru‘nun sesiyle belleklerimize yer etmiş “Sevgili“nin Sezence yorumuyla albümün değerine değer katmış. Bu kırık, acılı ve dağınık ses ne söylese dokunuyor. “Yaşadığım her şeyin bedelini ödedim,” derken o kadar sahici ki Sezen, şarkının asıl sahibini şimdi bulduğunu düşünüyor insan ister istemez.

Dağınık bir yatağın bir yüreği nasıl onarabileceği, sevişmenin ne vakit ve ne nasıl ölmeye benzeyebileceğini kim bilebilir ki Murathan Mungan okurlarından başka? Asırlardır milyon kitabın, milyon şarkının, şiirin, öykünün, filmin, resmin anlatamadığını iki cümle nasıl bu kadar güzel anlatabilir? “Dağınık Yatak” sadece bu iki cümlesiyle bile tarih boyunca yazılmış en güzel şarkı sözlerinden biri olarak kabul edilmeyi hak ediyor bence. Albümde Zerrin Özer, uzun yıllar sonra ilk kez kendisine bu kadar yakışan bir şarkı seslendirerek benim için en kıymetli ve en özel Mungan şarkısı olan “Dağınık Yatak“a yeniden hayat veriyor. Şarkının Nükhet Duru yorumu da çok etkileyici idi evet ama bence Zerrin Özer de ondan asla aşağı kalmıyor.

Aslında bunun bir albüm yazısı olduğunu unutuverip, başından sonuna her şarkı sözü için paragraflar dolusu yazmam mümkün. Nitekim “Dağınık Yatak” örneğinde olduğu gibi yer yer ipin ucunu kaçırmış da olabilirim. Ancak işin bir de teknik tarafı var ki, değinmeden geçmemeli. Hiçbir şarkıyı sözlerinden bağımsız düşünemeyenlerdenim. Bırakın Türkçesini, gramerini, imlasını bir yana, anlattığı hikayenin kurgusu, mantık bütünlüğü ve en çok da inandırıcılığı eksik şarkılar hep özürlü gelmiştir bana. Bir tane olsun özürsüz şarkının yazılmadığı şimdiki zamanda, şarkı yazdığını iddia eden her “sanatkarın”, en cahilinden en konservatuarlısına, bu albümü evirip çevirip etüd etmesi farz olmalı. Popüler müzikte şiirli sözlerden dillere marş olacak şarkı çıkmaz diyenler için “Telli Telli“, “Maskeli Balo“, “Fırtına“, ecnebi diller Türkçe’ye gelmez, prozodi mrozodi hak getire diyenlere “Olmasa Mektubun“, “Sevgili“, şarkı lugati 35 kelimeden ibarettir, ötesi dinleyiciye ağır gelir diyenlere de “Dağınık Yatak“, “Ağır Kapı“, “Sesler Yüzler Sokaklar“, ders olarak okutulmalı. Ve dersini alan olsa da olmasa da Murathan Mungan mutlaka şarkı yazmaya devam etmeli. Bu temenni ya da rica, olmadı emrivaki (ne derseniz deyin) cümlesinin sebebini izaha bilmem artık gerek var mı?

Şayet albüm satın almakta kılı kırk yaranlardansanız, paragraflar boyu sıraladığım nitelikleri bile albümü satın almaya sizi ikna etmediyse, en azından bir müzik markete gidip albüm kartonetini inceleyin. Sadece daha önce eşi benzeri görülmemiş, olağanüstü incelikli ve usta işi bu kapak tasarımı için bile albümün satın alınmaya değer olduğunu göreceksiniz. Ve o anda bulunduğunuz müzik marketin cd çalarında da muhtemelen bu albüm dönüyor olacak. O şarkıya da rastgelecek, albümün bütününü, albüme harcanan onca emeğin ve uğraşın sebebini ve niyetini tek başına özetleyen o cümleyi sezmekte gecikmeyeceksiniz: “Ne geçmiş tükendi, ne yarınlar, hayat yeniler bizleri!

KARIŞIK SANATÇILAR – ULUSLARASI ÖDÜLLÜ.. – Hakan Tok

SELMİ ANDAK’A İKİNCİ SAYGI
HAKAN TOK yazdı

Herkes bir tane bile yapamazken Selmi Andak ikinci kez bestelerini bir araya getirdiği bir seçkiyle, kelimenin tam değilse bile benzer anlamıyla bir “saygı” albümüyle daha huzurlarımızda (Cümlede bahsi geçen “herkes”e, Fecri Ebcioğlu’ndan Fikret Şeneş’e, Özdemir Erdoğan’dan Timur Selçuk’a kadar dahledebileceğiniz isim sayısını varın siz hesap edin). Saygı albümünün mutfağında saygı gösterilen zat-ı muhterem ne kadar dolaşmalıdır, elbet tartışılabilir. Bülent Ortaçgil gibi “Çocuklar heves edip bi şey yapmışlar, karışmak olmaz,” da diyebilirsiniz, Ülkü Aker gibi “saygı”nızı cebinizden devşirebilir ve devşirdiğinizle kalıp ucuzluk raflarına talim etmekten kurtulamaz, ya da Barış Manço gibi ebediyete intikalinize dek bekler ve kemiklerinizi sızlatacak bir projenin husule getirilmesine en azından şahit olmayabilirsiniz, o sizin bileceğiniz iş. Uğur Akdora lugatinden bir deyimle “cavala cos” müzik piyasasının içinde en başından bugüne dek epeyce emek harcamış, mücadele etmiş ama kıymeti de her nedense pek bilinmemiş müzik adamlarımızdan Selmi Andak, çok belli ki kimsenin bir acele önayak olmayacağı bir işi, henüz hayatta iken ortaya çıkarmak, en azından bu keyfin tadına varmak istemiş.

O “tumturaklı gazeller”le kurulan DMC (nam-ı diğer Doğan Müzik Kampani) ‘nin ilk prodüksiyonu olma şerefine nail olan “Bir Sevgi Yeter” isimli “Selmi Andak’a Saygı” albümü, bahis konusu “medya”tik kampanimizin her manada kudretine rağmen, neredeyse bir çorba parasına mal edilmiş, ondandır ki ilkel bir “demo” düzeyindeki düzenlemeleri ve kaydı ile ne yazık ki dağın fare doğurabilmesinin ne denli kolay olduğunu cümlemize göstermişti. Albüm ne Selmi Andak’a yakıştı ne de o şarkıları vakti zamanında çok sevmişleri memnun etti, öylece bir köşede kaldı gitti. Ama Selmi Andak’ı tanıyanlar biliyordu ki onun heyecanı ve hevesi her dem genç, her dem yeniydi. Üstelik o, bir dolu uluslararası festivalde ödüller kazanmış bir bestecimizdi. Vedat Sakman’ın yakınlarda kurduğu mütevazı firma, şöyle hallicesinden bir sponsorun ve dahi T.C.Kültür Bakanlığı’nın da desteğini alırsa, o çoğunu kimsenin bilmediği, bilse bile hatırına getirmediği ödüllü şarkıları pekala bir albüm haline getirebilirdi. Üstelik sadece Selmi Andak’ın hatırı için, şarkıcısından sunucusuna, tiyatro oyuncusundan “feminist”ine bir dolu da insan kolaylıkla çorbaya tuz serperdi. Geriye bir tek Selahattin Beyazıt’a katkılarından dolayı teşekkür etmek kalırdı ki, o teşekkür de albüm kapağında edilir, olur biterdi. Nitekim oldu, bitti ve biz merakla beklediğimiz “Uluslararası Ödüllü Selmi Andak Şarkıları” albümüne nihayet kavuştuk.

Eskiden sevdiğim şarkılar konusunda şöyle böyle muhafazakar değilim bilirsiniz. Biri çıkıp o canım şarkılardan birini yeniden söylemeye, orasını burasını değiştirmeye kalktığı zaman çok kolay ikna olmuyor, sonuna kadar direniyor, ama ne çare ender de olsa kimi zaman yeni yapılanı beğenmekten de geri kalmıyorum. Ancak ikilenen Selmi Andak albümlerinde bir türlü içime sindiremediğim şey şarkıların ilk söyleyenlerinin yerine olmayacak isimlerin “vekalet” etmesi. “Vekalet” ne demek bilirsiniz, daha fazla söyletmeyin beni. Söz konusu ilk söyleyenlerin hemen hepsi hayatta, bunu bilmekteyiz. E, öyleyse nedir bu durum ? Buyrun beraber dinleyelim:

Ve Ben Yalnız: Sevinç Tevs’in yerini doldurmak mümkün değil elbette, bir o kadar yeri doldurulamaz Gönül Turgut (Allah uzun ömür versin), üstüne para verseniz ne şarkı söylüyor, ne sahneye çıkıyor, amenna kendi tercihidir, Ersan Erdura nerelerde bilinmez, e peki madem Işın Karaca fena bir seçim değil, her ne kadar bu şarkıya fazla “soprano” kaçsa da Sezen taifesinden bir zat-ı şerifin bar bar bağırmadan şarkı söyleyesi pek yoktur malum. (Kuşlar der ki Işın Karaca’nın albümde söyleyeceği şarkı da Sezen’in seçimiymiş, ben kuşların yalancısıyım.) Aaartııı, önceki saygı albümünde Nükhet Duru söylemişti bu şarkıyı, çok da yakışmıştı, keşke bu albümde de Cenk Eren’le düet söyleselerdi, dinlemeye doyum (???) olmazdı diye düşünmeden edemiyor insan.

Bir Kelebek Gibi: Zümrüt’ü ara ki bulasın. Asu Maralman ninni söylese dinlenir. Fakat bilmeyen vardır diye söylüyorum, Fikret Şeneş’in muhteşem sözleriyle aynı bestenin “Böyle Bir Raslantı” isimli bir Sibel Egemen versiyonu var ki bu kuşlu, kelebekli versiyondan kat be kat güzel doğrusu.

Gurbet Yorganı: İşte orijinal yorumcusuyla albüme girmiş ender şarkılardan biri. Esin Afşar yirmi yıl sonra da söylese bu şarkıyı, bilin ki yine böyle söyler, şüphe duymayasınız diye söylüyorum.

Dinle: Selmi Andak şarkılarına hep çok yakıştırdığım bir ses Asya. Ersan Erdura hala kayıp, Çetin Alp hala sabıkalı (Opera Operaaaaa). Asya da şarkının hakkını vermiş. Amma ve lakin bu şarkının da Ülkü Aker sözleri, Ajda Pekkan yorumuyla “Yıllar” adını taşıyan bir başka versiyonu daha var ki (Hani Ajda’nın Kekeva’yla harbi neticesi “Sevdim Seni” albümünün ikinci baskısına silah zoruyla giren o üç şarkıdan biri) çok daha etkileyici, çok daha dinlemelere seza. (Selmi Andak şarkıları hep böyle iki üç sözlü mü, evet aynen öyle, nedendir bilemiyorum yaaani ?!)

Güneş Bir Kere Doğdu: Nil Burak, Eurovision Türkiye finalinde birinci olamayıp Palermo’da ikinci olunca nasıl kafamıza kakıp durmuştu bu şarkıyı. Kadıncağız Palermo görüntülerini televizyonda yayınlatmaktan, güneşi bir daha bir daha “bir renk deryası gibi” tepemize doğurtmaktan heba olmuştu. Gelin görün ki “Yavru Vatan”ın bağrından kopup gelmiş yegane starımızın canım şarkısı bu albümde Gülcan Altan isimli, isimsiz bir şarkıcıya nasip olmuş. Fena da olmamış hani. Gülcan Altan’ın daha uzun bir süre isimsiz kalmayacağı ayan beyan ortada. Nil Burak’ın mini eteğiyle sahnenin bir o yanına bir bu yanına yürüyerek güneşi doğurttuğu günleri bu kafayla daha çok ararız biz. (Kuşlar bu noktada da devreye girdi ve bana bu şarkının kaydı için Nil Burak’ın aranıp bulunamadığını söyledi. İlginç !)

O Şarkıyı Henüz Yazmadım: Türk popunun gelmiş geçmiş en güzel şarkılarından biri diyeceğim ama Naim Dilmener “‘Üç Kalp’ ne güne duruyor ?” diye bana çıkışacak. Nil Burak söyledi, Attilla Atasoy söyledi, Çetin Alp söyledi, Burak Uçkun söyledi kesmedi. Serpil Barlas’ın ustalığını konuşturduğu en yeni ve en fevkalade versiyon da Flash TV’den gayri medyamızda neşredilmeksizin arşivlere gömüldü. E, illa ki Neco söylesin mi dediniz, buyrun size henüz yazılmamış şarkının “Yorgo” nodülleriyle bezeli 2003 model versiyonu. Hani şarkıların asıl sahiplerine vekalet durumundan söz etmiştim ya yazının başında bir yerlerde, bu şarkıda Neco kendi kendisine, daha doğrusu kendi sesine vekalet etmiş ki, bu durum en son Ülkü Aker albümünde Yeliz’de görülmüş ve dinleyeni ziyadesiyle üzmüştü. (Kuşlar dedi ki şarkının ilk versiyonunu aranje eden Uğur Dikmen, aranjesinin birebir alınması halinde kıyameti koparacağına dair tehditkar bir tavır sergileyince, bu farklı versiyon biraz da mecburiyetten husule gelmiş.) Neyyyyyyyse (Bu kelimenin nasıl tonlanacağını biliyorsunuzdur umarım, Bknz: Bir önceki paragrafın son cümlesi).

Hayat Pencerenin Dışında: Dışında mışında değil, boşuna yormayın kendinizi. O sizin bildiğiniz pencere ve hayat olayı Eurovision 1987 Türkiye finallerinde soket çoraplı, kot etekli ve vatkalı ceketli Seden (Kutlubay soyadlı) Gürel tarafından icra edilirken vardı. Üstüne bir de evli barklı “Süperstar”ımız söz konusu yarışmada jüri üyesi olarak görev yaparken, şarkı sırf yarışmayı kazamasın da kendisine kalsın diye “sıfır” puan vermiş, sonra da “Süperstar 4″ (ama pek az satar) albümünde aynı sözleri yineleyip aynı adlı şarkıyı terennüm etmiş ve biz de böylece hayatın pencerenin dışında olduğuna iyiden iyiye inanmıştık. Ama bu albümde iki İtalyan şarkıcı, vakti zamanında Pamukkale Uluslararası Şarkı Yarışmasında ödül aldıklarından olsa gerek, şarkıyı hallaç pamuğuna çevirmişler en İtalyan’ından (Çok fazla televizyon dizisi seyrediyor olabilir miyim acaba ?) Şarkı ciddi ciddi bir İtalyan şarkısı olmuş bu haliyle, hiç de fena değil aslında, al San Remo’ya götür. Tevekkeli değil, dinlerken Ricchi E Poveri geldi durdu aklıma, hayırlara vesile olsun (Cosa sei, cosa sei, cosa seiiiiii).

I’ll Never Say Goodbye Again: Bu şarkıya bir kulp takamadım. Bulgar şarkıcının kötü ve Türk şarkı sözü yazarının ondan da kötü İngilizcesi dışında şurup tadında bir şarkı, fevkalade.

Sen misin?: İnsanın yiğidi öldürse de hakkını veresi geliyor. Memlekette çıkmış bulunan her saygı sevgi albümüne adını yazdıran Sezen Aksu, her şeye rağmen şarkı söylüyor. İyi de yapıyor. Çünkü şarkı söylemek lazım, hem de çığlık çığlığa, biliyorsunuz. Şarkının Neco versiyonu bir yana, ödüllü Nur Yoldaş versiyonu da şüphesiz eşsizdir (eşsiz amirim) ama Hakan Eren’in programında defalarca çalınmasına rağmen hiç dinleyemedim, ne desem boş.

Gone Forever: Bunun sunuşunu da, sözlerini de, söyleyenini de bünyem kaldırmadı, yanlış olmasın, besteye lafım yok. Ama ben “zap”lıycam müsaadenizle. (Hadi bir önceki şarkıyı Sezen seçti diye Nur Yoldaş söyleyemedi, e bari bunu söyleseydi, aynı yarışmada Nur Yoldaş bu şarkıyla da yarışmışken üstelik. Nasip meselesi işte, nasipten fazlası olmuyor.)

Yaşamak: Şarkıyı seslendiren Füsun Coşkun, şarkıyı Discovery Beste Yarışmasında öyle bir seslendirmiş ki, “performance” ödülü almış almasına amma, albüm kartonetinde bu husus ifade edilmemiş. Geçenlerde şarkıcımızın web sitesinin tanıtımını da hedefleyen bir maille bu durumdan haberdar edildim (Doğrusu öğrendiğim iyi oldu, bilmesem nasıl yazacaktım buraya , diy mi ama ?) İyi hoş da o “best performans” ı biz niye duyamıyoruz ? Elin Discovery’si bu işi bizden daha mı iyi biliyor ? Bir tek şarkıdan yola çıkmıyorum, rica ederim, şarkıcımızın ilk solo albümünü Vedat Sakman imzası ve kapaktaki nefis fotoğrafı nedeniyle daha ilk günlerde koşup alanlardan birisiyim. Dinledikten sonra da “Pişmeden servis edilmiş bir albüm daha,” dediğimi de bugün gibi hatırlıyorum (Hoca camide, ben müzik eleştirmeniyim)!

Yine dallanıp budaklana budaklana buralara kadar geldik. Oysa daha albüme “sunumlarıyla ses verenler” den bahsedecektim (Bu arada bu “sunum” kelimesinin tam Türkçe karşılığı nedir bilen var mı Allahaşkına ?). O “sunum”ları şenlendiren enfes melodiyle her defasında kendimden geçişimden, “sunum”ların şarkılarla içiçe geçirilmesinden ve “track”lara ayrılmamasından dolayı bir radyo programcısı olarak duyduğum sıkıntıyla hicranlara garkoluşumdan, Metin Uca’nın sesini ilk duyduğumda “Kim bu kadın yaw, Ayşe Özgün mü ?” diye sorarak komik duruma düşüşümden, Vedat Sakman’ın, Füsun Coşkun’un albümünden sonra bu albümde de aranjör sıfatıyla beni hayal kırıklığına uğratışından, disk kapağını içine sokulduğu karton muhafazadan çıkarabilmek için yarım saat kan ter içinde mücadele verişimden ve o gün bu gün kapağı muhafazaya geri takmaya cesaret edemeyişimden söz edecek ve lafı iyice ballandıracaktım. Ama bana ayrılan sürenin bu sefer de sonuna geldim sevgili okuyucular. Kaldı ki Selmi Andak’ın üçüncü bir hamleyle bu kez de TRT ortaklığıyla bir “Eurovision Şarkıları” albümünü piyasaya sürdüğünü henüz öğrenmiş bulunuyorum (Şok! Şok! Şok!) O albümün eleştiri yazısında görüşünceye dek, esen kalın, en güzel günler, en güzel geceler sizlerin olsun!

KARIŞIK SANATÇILAR – YÜREĞİMDEKİ BARIŞ.. – Naim Dilmener

HEY KOCA TOPÇU
NAİM DİLMENER yazdı

Müzik piyasamız için şubat ayı biraz da Barış Manço demek artık. Sanatçıyı kaybettiğimiz günden beri (hem müzik dünyası hem de hayranlar tarafından) gösterilen hassasiyet hala güçlü bir şekilde devam etmekte. Sanatçı her sene, kimseye kısmet olmamış bir ilgi ve tavırla anılıyor. Artık ilk günlerin, biraz histeri karışmış abartılı hali kalmamış olsa da, hala ses getirecek bir şekilde anılıyor Barış Manço. Radyolar, televizyonlar özel saatler ya da programlar ayırıyor ona, şarkıları yeniden toplu bir şekilde çalınıyor, eski albümlerinin satışı yeniden hızlanıyor. Böyle olduğu için de, plak şirketleri her ölüm yıl dönümüne yeni bir albüm yetiştirmek istiyorlar. Daha önce, Fatih Erdemci‘nin seslendirdiği Barış Manço şarkılarından oluşan (ve bir Barış Manço albümü sanılsın diye elden gelenin esirgenmediği) bir albüm yayımlanmıştı. Bu sefer de Sony, bu yılki anma törenleri çerçevesinde, “Yüreğimdeki Barış Şarkıları” adlı bir “tribute” albümü yayımladı. Barış Manço Derneği’ne gelir sağlamak amacıyla hazırlandığı söylenen bu albümde; Muazzez Ersoy‘dan Hülya Avşar‘a, Sezen Aksu‘dan Nilüfer‘e, Sertab Erener‘den Teoman‘a kadar müzik dünyamızın bütün ağır topları yer almış. Ancak Barış Manço gibi bir isim, sıkı kontratlarla farklı firmalara bağlı olan bu kadar ismi Sony’nin çatısı altında toplayabilirdi. Saygıda kimse kusur etmek istememiş besbelli. Kimse ne kapris ne mızmızlık yapmış, herkes “görev icabı” koşup şarkısını söylemiş. En azından görünen bu.

BÜTÜN DÜNYA YETMEZ Kİ
Tam 15 şarkılık bu albüme, müzik piyasamızın her alanından isim seçilmiş. İlk elde, bir pop müzik albümünde pek de yerleri olmayacağı düşünülebilecek Hülya Avşar, Mahsun Kırmızıgül, Muazzez Ersoy ve Yavuz Bingöl gibi isimler, pop dünyamızın dev isimlerinin arasına karışmaktan hiç çekinmemişler. Buna bir parça, Barış Manço‘nun her türlü müzikal türe uzak durmayan şarkıları yol açmış olmalı. Ama bir parça da, giderek her türden müzik akımının “pop” diye adlandırılabilecek bir genel pota içinde birleşme / erime eğilimine borçluyuz bu durumu. Bu eğilimin her geçen gün daha fazla ağırlık kazandığı herkesin malumu. Emrah ve benzeri şarkıcılar değme popçulardan daha çağdaş, daha batılı albümler yapmaktan çekinmiyorlar. Bu albümden görülen de bu. Başta Muazzez Ersoy olmak üzere, “Türk Müziği” kategorisinden albüme girebilmiş isimlerin şarkıları, diğerlerinden hiç farklı değil ve ciddi bir şaşkınlık duymadan / geçirmeden bütün şarkıları arka arkaya dinleyebiliyorsunuz. Hatta Muazzez Ersoy‘un “Can Bedenden Çıkmayınca” adlı şarkısı, albümün geneli içinde en iyi şarkılardan biri olmuş bana göre. Genellikle şarkı söyleme biçimini sevmediğim, işe duygu karışmadığı için pek sıradan bulduğum Muazzez Ersoy; sesini ve gırtlağını çok farklı kullanarak ilk defa bu kadar sahici bir sonuca ulaşmış. Sanki Muazzez Ersoy değil de, sesinde Muazzez Ersoy tınısı da olan çok başka biri söylüyor bu şarkıyı. Mahsun Kırmızgül ise, “Ben Bilirim“i, sesini her zamanki gibi bütün gırtlağının içinde saatlerce dolaştırarak ve sonunda burnundan salarak söylemiş ama, şarkının Selim Çaldıran tarafından yapılan düzenlemesi çok sıkı. Böyle bir albüme yakışmayacak tek şeyi de Mahsun Kırmızıgül yapmış. “Ben Bilirim“in mevcut hali yetmemiş Kırmızıgül‘e ve “şarkıların öksüz kaldı“lı yeni bir dörtlük ekleyivermiş şarkıya. Eklenen dörtlük epeyce kolay, basit ve kötü. Ama iyi olması da bir şeyi değiştirmezdi, bu tür albümlerde bunu yapamazsınız. Bir Barış Manço şarkısını tepeden tırnağa ya da kısmen değiştirmek istiyorsanız, bunu kendi albümünüzde yapmalısınız. Hem adama “saygı” deyip, hem de adamın şarkısını eksik ya da yetersiz bulamazsınız. Kendini evinde hissetmiş, yani pop kategorisinden bu albüme girmiş isimlerin en başarılıları da Sezen Aksu, Haluk Levent ve Kenan Doğulu. Tıpkı Muazzez Ersoy‘da olduğu gibi, kendi şarkılarının hiçbirinde çok başarılı bulmadığım Kenan Doğulu, Ozan Doğulu‘nun büyük desteği ile çok farklı ve çok güzel bir “Dönence” versiyonu yapmış. Sezen Aksu da, kendisine çok yakın bir malzeme taşıyan “Sakız Hanım ve Mahur Bey“de yine hüzün estirmiş. Muhtemelen Barış Manço‘ya kendini çok uzak bulmuş (ki doğru bu) olan Nilüfer, “Gülpembe“ye Nilüfer damgası vurmak için çok çabalamış ama, her çaba şarkıyı biraz daha yerlerde süründürmüş. Artık 2002 yılındayız, “Göreceksin Kendini” tarzında şarkı söyleme biçiminin yerinde yeller esmeli. Aslında esiyor da, Nilüfer bundan habersiz. Emel Sayın bile sesini bu kadar nağmeli, bu kadar çocukça kullanmıyor artık. Sertab Erener ve Teoman ise tamamen kendi havalarındalar. Ne Barış Manço şarkıları, ne albümün genel konsepti onları hiç ilgilendirmemiş. Yine “en büyük benim” iddiasının peşine düşmüşler ve şarkıları rezil etmişler. Özellikle “Dağlar Dağlar“da böyle olmuş bu. Sertab Erener, şarkının tam da “Dağlar Dağlar” nakaratında, Fazıl Say‘lı reklamındaki ses gösterisini yeniden sahnelemek istemiş ve şarkıyı tamamen perişan etmiş. Şarkının arka vokalleri de Erener‘in ve denilebilir ki, insanı bin metre öteye kaçırmaktan (özellikle “yüce dağlar duman oldu” dizesi) başka işe yaramamış bu. Star’ı olduğu Sony’nin yapmakta olduğu bir albüme “bir Kylie Minogue” fotoğrafı ile kurulmakta hiçbir sakınca görmemiş olan Sertab Erener, ancak “en ben, hep ben” demekten vazgeçtiğinde kayda değer bir iş çıkarabilir gibi gözüküyor ama, bu da çok zor gibi… Albümün kapağı ise, Sony gibi büyük bir firmaya yakışmıyor. Kötü bir tasarım, feci bir grafik, berbat renkler… Kitapçığı ana kapağa yapıştırmak için kullanılan yapışkanın izleri bile ortada. Çocukça.
Gün çoktan dönmüş buralarda. Bu şarkılar sizi “simsiyah gecenin” koynundan çekip almaya yetmez. Ama bu tür bir albümden bunu kim bekler ki zaten ?

Bulursanız kaçırmayın :
Baby Sitter – Rigolo – 45′lik
Jenny Jenny – Rigolo – 45′lik
Big Boss Man – Sayan – EP
Ağlama Değmez Hayat – Sayan – 45′lik
Binboğanın Kızı – Sayan – 45′lik
Fil İle Kurbağa – Sayan – 45′lik
Nick The Chopper – Yavuz – 45′lik
Barış Manço Klasikleri: Dağlar Dağlar – Coşkun – CD

NİLÜFER – SÜRPRİZLER – Hakan Tok

HAYALLERİM, PİLLİ PİKABIM… VE NİLÜFER!
HAKAN TOK yazdı

Henüz orta okul sıralarındayken pilli bir pikabım vardı. Taşınabilir, saplı bir çanta şeklindeydi. Çantanın kilitlerini açtığınız zaman ortadan ikiye bölünüyor, bir yarısından pikap çıkıyor, diğer yarısı ise pikabın sesinin çıktığı kolonu taşıyordu. Üzeri formika kaplı, çekmeceli ve o zamanın anlayışına göre bir hayli havalı çalışma masam oturma odasının en mutena köşesinde durur, ders kitapları, defterler vesaire dolu masamın bir köşesinde pilli pikabım bütün azametiyle göz alırdı. Özel bir odam yoktu. Oturma odası aynı zamanda benim odamdı. Öğleden sonraları bazen ders çalışır, bazen kitap okur ama tüm bunları mutlaka pikabımda dönen bir plak eşliğinde yapardım. Kimi zaman annemin arkadaşları gelir ve her nedense misafirden misafire açılan misafir odasında değil, oturma odasında otururlardı. Onlar sohbet ederken ben masamın başında hem plak dinlemeye hem de ders çalışmaya devam ederdim. Ancak öylesi durumlarda çalacağım plaklara ayrı bir özen gösterirdim. Gelen misafir neyi sever, neden hoşlanır diye kendimce tahminler yürütür, hele pikabın hoparlöründen yükselen sese kulak kabartıldığını hissedersem dersi mersi bırakır, plak seçmeye koyulurdum. Bazen komşu kadınlardan biri “Ah çok severim ben bu şarkıyı,” derdi, ya da “Ajda Pekkan mı bu çalan?“. Artık değmeyin benim keyfime. Henüz “DJ” kelimesi memleket lügatine girmemişken, o günlerde dinlediğim ve sevdiğim şarkıları tamamen içgüdüsel bir iş edinmeyle birilerine dinletmeye çalışır, sanki o şarkıları ben yazmış, ben söylemişim gibi de heyecan duyardım her defasında. Üzerinden epeyce bir zaman geçtikten sonra ülkede böyle bir sektör oluşacağını ve zaman içerisinde benim de bu sektörde bir meslek edineceğimi o zamanlar söyleseler herhalde çok sevinir ama yine de inanmakta güçlük çekerdim.

“Bir meslek edindim” dedim demesine ama gelin görün ki ben hala bunun düpedüz bir iş olduğunun şuurunda değilim korkarım. Sevdiğim şarkıları birilerine dinletmek, benim aldığım keyfi dinleyenlerin de aldığını görmek ve o arada derede de o şarkılardan kendime pay çıkarmak, şarkının sevildiğini gördüğümde, en az şarkıyı yazan, çizen, söyleyenler kadar haz almak ve hatta gurur duymak için yapıyorum hala ne yapıyorsam. Beylik bir yargıyla lafı toparlamak gerekirse, zaten insan yaptığı işin heyecanını kaybederse o işi artık hiç yapmasın daha iyi değil mi ama?

Geçtiğimiz günlerde yine benzer bir heyecanla mikrofon karşısındaydım. Elimde yeni bir albüm duruyordu. Radyo programımda onu tanıtacaktım dinleyicilere. Dinlerken nefesimin kesildiği şarkıları bir de onlar duysun diye çalacak, ama bir yandan tatlarını da damaklarında bırakacak, albümü gidip satın alsınlar diye sezdirmeden telkin verecektim. Üzerime vazife edinmiştim bir kere. Satıştan pay verseler yeriydi bana. Pay may hak getire, böyle bir albüm yaptıkları için benim onlara üste para veresim vardı oysa. Albümün kapağında Nilüfer‘in imzası vardı. Nilüfer ve “Sürprizler“.

Aslında bu albümden yine Hakan Eren sayesinde haberdardım. Daha Nilüfer’in ilk üç albümün tıpkı basımlarının yapılmasına karar verildiğinde, bu kararın verilmesinde rolü bir hayli büyük olan Hakan Eren‘in o günlerde duyduğu heyecan ve mutluluğun yakın tanığı olmuştum. Hazırlıklar aylarca sürdü. Hakan Eren geceler boyu bizzat kendi evinde albüm kartonetinde yer alacak resimler için dergileri altüst etti, seçtiği resimleri taradı, kartonet tasarımında bizzat bulundu, şarkıların yeniden yayınlanabilmesi için gerekli yasal izinlerin alınması için saatler süren telefon konuşmaları yaptı, fakslar, mesajlar gırla gitti. İkna edilmesi neredeyse imkansız denilen, isimlerini müzik çevrelerinin çok iyi bildiği kimi besteci ve söz yazarları Hakan Eren sayesinde ikna edildi ve çalışmalar nihayet son safhaya geldi. Daha o günlerde bir de böyle sürprizler içeren albüm yayınlama fikri vardı. Ve bu projede yer alacak kimi şarkıların “master” kayıtları Odeon arşivinde bulunamamış, yine Hakan Eren, arşivindeki plaklardan o şarkıların kayıtlarını yapmıştı. İşte tam bu noktada ne olduysa oldu ve bu çalışma için gecesini gündüzüne katmış Hakan Eren projeden elini eteğini çekti. İşin bu kısmı başlı başına bir yazı konusu olabilecek kadar çetrefilli bir hikaye, bilen biliyor zaten. Buraya kadar olan kısım son zamanlarda gazetelerde dahi yer aldığı için ben de yazmakta sakınca görmedim. Bu camianın içindeki herkes, hepimiz çok heyecanlı, hevesli, bazen aceleci, bazen ağırkanlı, kimi kez coşkulu, kimi kez hırçın, yeri geldiğinde haddince hatırşinas, ama kimi zaman bir kuru teşekkürü bile akıl edemeyecek kadar unutkan, bazen çok vurdumduymaz bazen de alabildiğine kırılgan olabiliyoruz. Böylesi ruh hallerinin ve belki biraz da yanlış anlaşılmaların ya da anlaşılamamaların gölgesinde büyüyen anlaşmazlık ne yazık ki çözülemedi ve bu albüm, onca emeğine rağmen Hakan Eren‘in adı yer almaksızın çıktı. Bu hadisenin ve benim de vakt-i zamanında bizzat yaşayarak edindiğim benzer bir deneyimin ve dahi duyduğumuz, gördüğümüz ya da şahit olduğumuz başka başka ama yine benzer öykülerin bildik kelimelerle açıklanabilecek bir tek cümlelik dersi vardı aslında. Onu da Zeki Müren söylemişti zamanında: “Vefa uzaklarda kalan bir his”ti bu diyarda. Alışanlar gemisini yürütüyor, alışamayanlar kırılıyordu her defasında.

Albüm, son derece şık bir kapak tasarımıyla sunulmuş satışa. Ben hala şu plastik kaplara alışamadıysam da kabın içindeki kartonetin Feridun Ertaşkan imzalı tasarımı yine göz kamaştırıcı (tamamı kartondan mamül bir kapak tasarımının böylesi arşiv değeri taşıyan yapıtlar için daha yerinde bir seçim olacağı kanısındayım ben hala, plastik hep ucuzluğu çağrıştırmıştır bana zira). Artık arşiv albümlerinin bir alameti farikası haline gelen plak görünümlü cd, Nilüfer‘in eski resimlerinin altın yaldızlı çerçeveler içerisinde kartoneti süslemesi, o el işlemesi mücevher kutusu ve zarif şamdan, tüm bunları çevreleyen renkler ve desenlerle yaratılan çok zevkli ve incelikli tasarım için son zamanlarda gördüğüm en özenilmiş albüm kartonet çalışması dersem mübalağa etmiş olur muyum bilmem. Albüm kapağında yer alan fotoğraflar için kompoziyonları bizzat kendisi yapan Nilüfer‘in bu övgüden hak ettiği payı da teslim etmeliyim. Yine bu tür albümlerin bir başka alameti farikası da Naim Dilmener yazıları kuşkusuz. Dilmener usta yine “emsalsiz” kalemiyle albümdeki şarkılar hakkında bir yandan resmi ve gayri resmi bilgiler veriyor, bir yandan da bütün zarafetiyle albüm hakkındaki düşüncelerini satır aralarına serpiştiriyor.

Kapak bilgileri ve Dani Grunberg‘in yazısı da gösteriyor ki Odeon’un bundan önceki arşiv albümlerine emek veren ekip yine işinin başındaymış. Arşiv albümlerinin yorgun ama yenilmez savaşçısı Zeynep Göktürk, “dijital mastering”de Hale Aktaş ve az önce de ismini zikrettiğimiz Feridun Ertaşkan. Eksik olan bir tek Hakan Eren imzası iken, eklenen Nino Varon ismi olmuş bu kez. Gerçi isminin karşısında “Müzik Danışmanı” ibaresi dursa da herkes çok iyi biliyor ki şimdi yeniden ya da ilk kez yayınlanan bu şarkılar bundan yirmibeş-otuz yıl önce seçilirken, yazılırken, hatta kayda alınırken Nino Varon oradaydı. Bu mevzuu az sonra teferruatlı olarak masaya yatıracağız ama şimdi albümü dinlemeye başlıyoruz beraber. Hadi bakalım, basın cd player’ınızın 1 numarasına.

Albüm dünya popüler müzik tarihinin en çok satmış, en çok dinlenmiş ve söylenmiş şarkılarından birinin Türkçe versiyonuyla açılıyor. Barbra Streisand‘ın sesiyle kulaklarımıza yer etmiş “Woman In Love“ın Fikret Şeneş sözleriyle kaleme alınmış hali: “Ben Seni Seven Kadın“. Fikret Şeneş‘in şarkının orijinal hikayesine sadık kalarak yazdığı sözler ve Nilüfer‘in Barbra Streisand‘dan aşağı kalmayan yorumu nefes kesici. Bu şarkı ne yazık ki Nilüfer‘in hiçbir albümüne girememiş, 45′liklerin can çekiştiği ara dönemde yayınlanmış ve hatta Nilüfer‘in son 45′liği olarak müzik tarihine geçmesine rağmen Nilüfer kariyerine dönüp bir bakıldığında ilk hatırlanan şarkılardan biri olmamıştı yıllar boyu. Bu vesileyle şarkı nihayet hak ettiği ilgiyi görecek ve özellikle şarkının orijinali bilen yeni nesil, bu son derece başarılı aranjman ve yorum karşısında parmak ısıracaktır sanıyorum. Bu şarkı, aynı zamanda ülkemizde telif haklarının yıllar önce işletilmeye başlamasının sayılı örneklerinden biridir. O günlerde Hey dergisinde yer alan bir haberde, şarkının Türkçe versiyonu için yasal izinlerini alan Balet Plak’ın, Nilüfer‘in 45′liğinin satılan her kopyası için şarkının bestesini yapan Gibb kardeşlere telif ücreti ödeyeceği anlatılıyordu. Şarkıyı yıllar sonra cd üzerinde dinlerken aklıma hemen o haber ve haberi süsleyen, plak kapağıyla poz vermiş Nilüfer resmi geldi. Yabancı şarkıların sorgusuz sualsiz Türkçe’ye tornistan edildiği ve kelimenin tam anlamıyla tepe tepe kullanıldığı o yıllarda, şimdilerde çok sıradan sayılabilecek bir telif ödeme mevzuu işte böylesi bir tam sayfa habere dönüşebiliyordu. Acı acı gülümsüyor ve ikinci şarkıya geçiyoruz.

Yine albümlere girmemiş, 45′liklerinden birinde kalmış, yıllar sonra “Yeniden Yetmişlere” albümünde Nilüfer tarafından tekrar seslendirildiğinde o albümün lokomotif şarkılarından biri haline gelmiş “Of Aman Aman“, bütün eğlencesiyle ve bu defa orijinal haliyle karşımızda. Hemen ardından gelen “Ağlıyorum Yine“nin ise ayrı bir önemi var. Bu şarkı Nilüfer‘in adını tüm Türkiye’ye duyuran ilk 45′liğinin iki şarkısından biri. Gencecik yaşın tedirginliğiyle biraz kırık, biraz ürkek ve çekingen yorumuna rağmen rezonansı alabildiğine yüksek sesi ve yer yer Ajda Pekkan etkileri hissedilse de kelimelere ve dolayısıyla notalara basış tekniğindeki şaşırtıcı profesyonelliğiyle Nilüfer, daha ilk plağında bugünlere geleceğinin, gelirken de ülkenin en önemli kadın şarkıcılarından biri olacağının ipuçlarını çok açık ve net bir şekilde vermiş aslında. Şarkıyı bir de bu bakış açısıyla dinlerken sanki onu ilk kez dinliyormuş ve hatta keşfediyormuşçasına bir heyecana kapılmaktan kendimi alamadım.

Ne yazık ki bu ilk 45′liğin diğer şarkısı olan ve aslında Nilüfer‘in çıkış şarkısı da diyebileceğimiz “Kalbim Bir Pusula“yı bu albümde bulamayacaksınız. Bilin bakalım neden? Şarkının söz yazarı olan ve Türk popüler müziğinin kilometre taşlarından, yaşayan efsanelerinden biri kabul edilen Sezen Cumhur Önal‘ın o dönemde göğsünü gere gere imzasını attığı şarkılarının, bir başka deyişle özellikle altmışlı yıllar Türkçe sözlü popunun hemen hemen yarısı demek olan bir hazinenin bugünlere ulaşmaması için gösterdiği ısrarlı çaba doğrusu insanın aklını karıştırıyor. Alabildiğine romantik, bazen çocuksu, kimi kez komik ama hep çok eğlenceli bulduğumuz o şarkıları biz çok seviyoruz oysa. Sezen Cumhur Önal‘ın bu konuda nasıl kaygılar duyduğu konusunda ise fikir yürütmekte zorlanıyoruz. Nilüfer kariyerinin başlangıç noktası olan “Kalbim Bir Pusula“nın bu albümde olamaması büyük eksiklik.

1974 yılında ilk ve son kez düzenlenen Toplu İğne Yarışmasının TRT’nin tek kanallı siyah beyaz ekranına getirdiği görüntülerini hayal meyal hatırlıyorum. Ben her nedense hep “Hey Gidi Dünya Hey“in yarışmayı kazandığını sandım yıllar boyu. Ta ki bu işlere profesyonel sıfatla adım atıp da resmi bilgilere ulaşıncaya dek hafızam bu konuda beni hep yanılttı. Sanıyorum ki çocuk zevkimle en çok o şarkıyı sevmiş, kendimce onu birinci ilan etmiş ve hafızama öyle yazmıştım (ki Esmeray ve “Unutama Beni” dir asıl birinci). Aynı yarışmada Nilüfer‘in söylediği şarkı ise sonrasında yayınlanan 45′lik nedeniyle kısa sürede ezberime alınmıştı. Ben pek seviyordum bu şarkıyı, özellikle “götür cehenneme” bölümünü Nilüfer‘in kelimeleri yutarak “döööööğ cehenneme” diye söylediği kısım pek hoşuma giderdi ve ben de aynen öyle söylerdim eşlik ederken. Yıllar sonra şarkıyı cd üzerinde dinlerken yine en çok o kısmına takılıp kaldım. Ve enteresan bir şekilde bir Tuğrul Dağcı (Oktay Yurdatapan) bestesi olan bu şarkının aslında ne kadar tipik bir seksenli yıllar Kayahan bestesi olabileceğini düşündüm. Bunu daha önce hiç fark etmemiştim ama bu şarkıyı seksenlerde Kayahan kendi bestesi diye ortaya çıkarsa herhalde kimse şüphe duymazdı. Bunda müthiş duyarlı bir müzisyen olan Tuğrul Dağcı‘nın Nilüfer‘in sesine nasıl şarkıların yakışacağına dair daha o günlerde gösterdiği ustalıklı ve zeki öngörünün payı olsa gerek.

Nino Varon‘un Nilüfer‘in kariyerinde ne denli, önemli bir isim olduğu herkesin malumu. Daha bir lise öğrencisi iken katıldığı Altın Ses yarışmasında ondaki yeteneği keşfedip ona plak yapma teklifi götüren, o yarışmadan bir zaman sonra da olsa sonunda başlayan plak kariyerinin çok önemli bir bölümü boyunca her zaman Nilüfer‘in yanında olan ve bugün envai çeşit payeye bölünmüş ve onlarca kişinin ayrı ayrı “profession” sıfatıyla yaptığı, müzik danışmanlığı, repertuar danışmanlığı, basın danışmanlığı, basın-halkla ilişkiler, yer yer menajerlik, kimi kez “vocal coach”, kimi kez söz yazarı hatta besteciliğini yapan Nino Varon oldu. Bir çok işbirliğinde, çok da iyi bilinir ki kolay kolay aynı lezzette tutmayan kimya, Nilüfer ve Nino Varon ortaklığında dört dörtlük tuttu. Öyle ki onların yolu ayrıldığında dahi Nilüfer‘in başka isimlerle kotardığı her başarılı iş Nino Varon‘u da uzaktan uzağa heyecanlandırdı. Yazının başında bahsi geçen radyo programımda albüm hakkında söyleyecek sözü en fazla olan birkaç isimden biri olduğunu düşündüğüm Nino Varon‘la telefon bağlantısı yapmıştım. “Ben Seni Seven Kadın şarkısını duyduğumda bir prodüktör olarak Yeşil Giresunlu’yu çok kıskandım” diye anlatacaktı bu durumu Nino Varon. İşte böylesi bir kimyaydı Nilüfer ve Nino Varon arasındaki. Bu işbirliğinden bizim payımıza da onlarca unutulmaz şarkı düşmüştü. Söz ve müziğini Nino Varon‘un yaptığı “Söyle Söyle Sever mi” de bunlardan biriydi ve bu albüm sayesinde o da 45′lik baskısından sonra ilk kez yeniden yayınlanıyordu.

Ve işte albüme adını veren “Süprizler” asıl bu noktadan sonra başlıyor. Hümeyra‘nın sesiyle bugün dahi kulaklarımızda çınlayan “Yaş Otuzbeş“, Nilüfer‘in yorumuyla ilk kez bu albümde karşımıza çıkıyor. Gencecik bir kızın bu biraz kaderci, biraz buruk Cahit Sıtkı Tarancı dizelerine getirdiği yorum çok etkileyici. Bu şarkıyı Nilüfer‘in, Hümeyra yorumunu dinlemeden, hatta Hümeyra‘dan önce söylemiş olması kuvvetle muhtemel. Bilirsiniz, Hümeyra‘nın kelimeleri ezip büzmesi, heceleri ayırması, vurguları, aslında bütünüyle şarkı söyleme tekniği çok kendine hastır, çok özeldir. Nilüfer ise şarkıyı bambaşka bir yorumla söylüyor. İki yorumun birbiriyle uzaktan yakından ilgisi yok. Hatta şarkının bir cümlesi tamamen farklı (HümeyraŞakaklarıma kar mı yağdı, ne var,” derken aynı yerde Nilüfer “Benim mi Allahım bu çizgili yüz,” diyor). Nilüfer daha ziyade yine Ajda Pekkan etkisinde. Özellikle “dante gibbbbi“, “mooooorrr halkalar“, “ortasındayıııııız ömrün“, “bakmadaaaağğğn gider” bölümlerinde Ajda Pekkan vurgularını çok net duymak mümkün. Yıllardır Odeon plak arşivinde kalmış bu deneme kaydının bu albümle gün ışığına çıkması bencileyin eskicibaşılar için gerçekten olağanüstü bir sürpriz. Şarkının ortasında bir yerlerde Nilüfer‘in boğazını temizlediğini duymak da öyle. Albüm kapağındaki mücevher kutusunun neden orda durduğunu daha iyi anlıyorum bu şarkıyı dinlerken.

Sırada bir sürpriz daha var. İtalyanca bir şarkı: “Leggera“. Bu da daha önce yayınlanmamış bir deneme ve Nilüfer‘in “Baştan Anlat” adıyla Türkçe söylediği şarkının İtalyanca versiyonu. Yurt dışında yayınlanmış Almanca sözlü şarkıları bir yana, bu farklı dillerdeki şarkıların neden kaydedildiği konusuna yine Nino Varon, radyo sohbetimiz esnasında şöyle bir açıklık getirdi: “Nilüfer’in İtalyan Lisesi mezunu olması ve yabancı dile yatkınlığı nedeniyle biraz ona kendisinin kendi artistik gücünü göstermek, motivasyon sağlamak, ama aslında en çok da denemek maksadıyla yaptığımız kayıtlardı.” Albümün akışında karşımıza çıkan ve tıpkı bu şarkı gibi daha önce yayınlanmamış kayıtlar olan “Pourquoi Parler D’amour” ve “Ancora” da benzer nedenlerle yapılmış olsa gerek. Fransızca, İtalyanca ve birazdan bahsedeceğimiz Almanca şarkılar tamam, ama bir de Nilüfer‘in İngilizce şarkısı var malum. Eurovision 1978 macerasında Grup Nazar‘ın bir elemanı olarak seslendirdiği “Sevince“nin İngilizce versiyonu “Darling“. O da zamanında Balet Plak etiketiyle yayınlanmıştı. Keşke bu albümde o şarkı da olsaydı da “beş dilde Nilüfer” gibi bir payesi de olsaydı albümün (her zaman çok şey isteriz, biz arşivciyiz !)

Daha önce Tanju Okan ve Modern Folk Üçlüsü‘yle birlikte seslendirdiği “Kim Ayırdı Sevenleri“nin solo Nilüfer yorumu da albümün sürprizlerinden biri. Çok güzel bir melodinin, aynı güzellikte Türkçe sözleri (yine Tuğrul Dağcı imzasıyla) ve Nilüfer‘in gencecik sesiyle bu şarkı da dinlemelere doyulmayanlardan.

Selam Söyle“nin Enrico Macias dolaylarından Fransızca versiyonu çok sempatik. O yıllarda muhtemelen çalıştığı firmanın yurt dışı ayağı öyle istediği için, şansını Almanya’da deneyen ve Almanca plaklar yapan Nilüfer‘in Fransa ya da İtalya’da şansı daha mı yüksek olurdu acaba diye düşünmeden geçemiyor insan. Yine Nino Varon‘dan alıntı yapmak gerekirse: “Şayet öyle olsaydı bugün bizim de bir Nana Mouskuri’miz olabilirdi,” kim bilir? Nitekim sırada yer alan Almanya denemelerinden biri, Miss Nilufer‘in Almanca plağından “Bau Mir Ein Paradies“, bir hayli zayıf ve etkisiz bir şarkı. Bu şarkının kaydının albümdeki diğer şarkılara nazaran bir hayli kötü olduğunu da eklemeliyim.

Sırada “Körebe” var. “Al Beni Çal Beni” 45′liğinin arka yüzünde yer alan bu Fecri Ebcioğlu şarkısı, Nilüfer‘in ilk dönemlerini ziyadesiyle özetleyen enfes bir şarkı. Fecri Ebcioğlu karakteristiğinden midir bilinmez, bu şarkıda Nilüfer‘in başından beri aslında hiç de yapmadığı bir şeyi yapıp yer yer bozuk diksiyonla şarkı söylediğine tanık oluyoruz.

Körebe“nin hemen ardından Nilüfer‘in yine Almanya’da basılmış 45′liklerinden alınma bir şarkı geliyor: “Italiano“. Bakmayın siz şarkının adına, şarkı elbette Almanca. Böylece Nilüfer‘in Almanya macerasından geriye bugüne aktarılmamış dört şarkı kalıyor: “Anatol“, “Ali“, “Bilder In Meinem Herzen” ve “Warum Muss Augerechnet Er Est Sein“.

Ve geldik Nilüfer‘le süprizli yolculuğumuzun sonuna. Albümün kapanış şarkısı enfes bir Mina şarkısının inanılması güç Nilüfer yorumu. Nilüfer‘in bu İtalyanca şarkıda gözle görülür bir Mina etkisi taşısa da, son derece başarılı olduğu aşikar. Bıkıp usanmadan defalarca dinlenebilecek bu muazzam şarkının “Sana Yazdım” adını taşıyan Türkçe versiyonunu 1997 yılında Zerrin Özer‘in söylediğini de hatırlatalım.

Bu durumda Nilüfer diskografisinde en başından sonuna dek cd’ye aktarılmamış neler kaldı bir bakalım. Öncelikle “Kime Küseyim?“. “Ben Seni Seven Kadın” 45′liğinin B yüzünde yer alan bu şarkı Nilüfer diskografisinin en koyu arabesk şarkılarından biri (bana ne güneş doğmuş, ne gün ağarmış, benim dünyam daha dünden kararmış). Muhtemelen de bu yüzden bu seçkinin dışında bırakılmış (Balet Plak’tan izin alma sorunu olmadığını biliyoruz). Yine aynı sebeple yayınlanmadığını düşündüğüm bir diğer şarkı da “Boşverdim“. Gerçi arabesk değil, tipik bir yetmişli yıllar şarkısı ama bu şarkı da o derece Nilüfer‘den duymaya alışık olmadığımız türden enteresan sözler içeriyor ki verin Seda Sayan‘a söylesin (koparırım ellerini, oyarım gözlerini). “Kalbim Bir Pusula“yı da sayarsak etti mi üç. Yukarıda bahsi geçen dört Almanca şarkıyı da dahil edersek yedi. İki de Grup Nazar (Türkçe ve İngilizce versiyonlarıyla “Sevince“). Toplamda Odeon’dan geriye dokuz şarkı kalıyor demek ki.

Geçelim Burç Plak’a: “Oh Oh / Beyaz Mendil” 45′liği, Nilüfer’79, Nilüfer’80 albümleri (ki her ikisi de ihtiva ettikleri alaturka ve arabesk şarkılarla çok enteresandır). Bu albümlerden alınmış kimi şarkılarla oluşturulan ve sadece kaset formatında yayınlanan “Nilüfer Nostalji” albümü hala piyasada bulunabiliyorsa da bu kaset her iki albümün eksiksiz bir toplaması değil. Burç Plak’ın aslında Yavuz Plak’ın bir kolu olduğunu biliyoruz bilmesine ama Yavuz Plak’ın bu konudaki savrukluğu da Barış Manço ve Cem Karaca serileriyle belgeli. Dolayısıyla Nilüfer‘in kişisel girişimi olmaksızın diskografisinin o bölümüne cd formatında ulaşmamız kısa vadede pek mümkün görünmüyor. Sonrasında Yaşar Plak dönemi başlıyor ki birer tıpkı basım olmasalar bile en azından her bir lonplaydeki bütün şarkıların bir araya getirilmiş olmasından dolayı Yaşar Plak döneminin cd formatındaki baskılarına minnettarız. Üstelik her biri halen piyasada bulunabiliyor. Tabi Yavuz ve Yaşar plak günlerinde kaydedildiği halde plaklara alınmamış şarkılar var mı, varsa da “master” kayıtlar hala duruyor mu, onu bilemiyoruz.

Pilli pikabıyla komşu kadınlara plak dinleten çocuk nicedir piyasaya yeni çıkan albümler hakkında böyle enine boyuna yazılar döşüyor, ıdısından dıdısına kesilmedik ahkam, edilmedik laf bırakmıyor. Çünkü o çocuk hala dinlediği şarkıları çok seviyor. Hele hele o pilli pikabın üzerinden çıkıp da cd olarak eline gelivermişse bir gün, bir zamanlar sevdiği şarkılar, artık kalemini tutabilene aşk olsun. Sözün özü, şu yılbaşı üstü Nilüfer‘in sürprizleriyle eski günleri bir kez daha yad etmek isterseniz bu albümü alın. Bilseniz de bilmeseniz de eşlik edin, bir yerinden başlayın Nilüfer‘le birlikte söylemeye: “Al beni çal beni, dööööğ cehenneme, vur beni öldür beni yeter ki terketmeeeeee….

NÜKHET DURU – SEVGİYLE ELELE – Pınar Çekirge

SEVGİYLE EL ELE
PINAR ÇEKİRGE yazdı

Ben müzik eleştirmeni ya da bir müzik adamı değilim. “Kendince, vasat bir koleksiyoner” diyelim. Ajda Pekkan, Lale Belkıs, Nükhet Duru, Semiramis Pekkan, Füsun Önal‘a karasevdalı. ‘Mi’ sesini ‘do’dan kesinlikle ayıramayan.

Dahası, aşkı Fikret Şenes‘in sözleriyle tanımış “Ben sensiz yaşıyorum yasak aşkını, söylüyorum şarkını”, “Bak saatler geçti yine / Sakın geç kalma evine / Bir tel saçım takılmasın, kokum sinmesin üstüne”, “Bir gün dönse bana… Yıkılmış, pişmansa” tüm hayatının özeti olmuş biri. Sadece 2006′nın değil, belki çok uzun yıllardır dinlemediğim eşsizlikteki bir albümle tanıştım geçen akşam: “Sevgi İle Elele“. Nükhet Duru‘yu yaşadım, Cenk Taşkan‘ı, Mehmet Teoman‘ı…

Altı sene önce Nükhet Duru ile uzun bir söyleşi yapmıştım. O kadar farklı, o kadar içten ve o kadar güzeldi ki… Nasıl desem büyü gibi, metafizik gibi, sim gibi… Nükhet‘i yazarken, itiraf ediyorum, hipnotik bir durumda buluvermiştim kendimi. Nükhet beni “sürgün”e yollamıştı adeta. İlk görüşte aşk filan değil, farklı birşey. Bir ürperti, taşkın, dizginlenemez bir heyecan belki de.

Sevgiyle Elele” albümünde o heyecanı tekrar yaşadım. Tam bir adrenalin sağnağı, sırılsıklam bir sağanak hem de.

İddia ediyorum “Cambaz“, “İki Gözyaşı“, “Harp ve Sulh” ama “Biz Göçmüşüz Buralardan” hiç bu kadar güzel söylenmemişti. Dedim ya, metafizik gibi, tılsım gibi..

Zaman durmuş, hatırlayışlar ekran yansıyan slow motion film kareleri gibi donuvermişti. Kimini sürmüştük, kimi ölüp gitmişti. Kimini 6-7 Eylül’de örselemiştik. Göç etmişlerdi Ada’lardan, Moda’lardan. O bizim sokaklardan çekip gitmişlerdi. Madam Sophie’yi hatırladım birden. Anneannemim kabul gününe her geldiğinde bana ille Bonmarşe’den ya da Japon Mağzası’ndan oyuncak getiren Masdam Sophie. Sahi baya Nubar ne olmuştu ?

İki Gözyaşı“nın akibetini Nükhet‘ten dinlerken artık ağlıyordum. İki gözyaşı bir denizde buluşup, uçsuz bucaksızlığa uzanırlar mıydı gerçekten?

Abartmıyorum bütün gece, defalarca başa alarak Nükhet Duru albümünü dinledim. Nükhet‘in belki de en güzel albümünü. En dişi albümünü.

Zaten herşey bir gecenin son, bir sabahın ilk saatlerinde başlamış olmalıydı. Kırık döküktük. Yere çalınmıştık. Konar göçer aşkların tutsağı ve dibine kadar yalnızdık. Üstelik, Bedri Rahmi‘ye inat yalnızlığımız ‘mis’ kokmuyordu.

Herşey o puslu, ayazlı gecenin son saatlerinde yaşandı. Peter Pan iğdiş edilmiş, Pamuk Prenses tecavüze uğramış, Sindirella Galata Kulesi’nin yosun yürümüş taş basamaklarında unutuvermişti ayakkabısının tekini. Rapuntzel kemoterapi nedeniyle çoktan saçlarını kaybetmişti. Kalbur saman içinde değildi.Pireler berberliği bırakıp, güneyde bar işletmeciğine soyunmuşlardı. Belgin Doruk bile ölüp gitmişti.

Gözyaşı ve yağmur yağıyordu. Tılsımlı ayna kırılmış, tuzla buz olmuştu. Terkedilişlerin acısıyla yüzülmüştü derimiz. Cılk yaraydık.” Bir gün dönse bana” diyebileceğimiz bir umut bile kalmamıştı elimizde. Kaybetmiştik.

Nükhet DuruSevgi ile Elele” ile tekrar giriverdi damarımıza. Hüzün bulaşığı kanı temizlerken, bizi arındırdı.

Günler belki haftalar (yoksa kırk küsür sene mi) sonra iyileştiğimi hissediyorum.

Harp ve Sulh” hala kulaklarımda. Nükhet Duru‘nun sesine karışan o ilahi tadında çocuk sesleri..

Nükhet seni çok seviyorum. İçimde tortulaşan 20 Kasım tarihi vardı. Patlayan bir bombayla yere savruluşum. O an,- sonrası, hatta yaşıyor olmaktan duyulan utanç, suçluluk hisleri. Devam eden psikoterapi seansları… Hep o patlama anına takılı kalmak. Çok erken yaşta tanıştığım ölüm gerçeği. Hayatıma nedense karışmış bir üvey anne. Otuzlu yaşlarımın en büyük vurgunu “sevgili ölümü” ve en son 12 Kasım’da yüzleştiğim bir başka ıstırap… Ve bunların yüzyıllık, binyıllık tortuları. İşte bu tortuları “Sevgi İle Elele” sildi, götürdü.

Hakan Eren seni çok seviyorum. Sana, Naim Dilmener‘e toplum olarak o kadar çok borcumuz var ki. Ödeyemeyeceğimiz kesin. Helal edin ne olur. O şarkıları bize yeniden geri getirdiniz. Çocukluğumuzu, ilk gençliğimizi… O şarkıları yıllardan yüzyıllara aktardınız. Yeniden ruh üflediniz.

SEYYAL TANER – EN İYİLERİYLE 2 – Hakan Tok


KORSAN NACİYE YASAL LEYLAYA KARŞI
SEYYAL TANER – EN İYİLERİYLE 2
HAKAN TOK yazdı

Korsan kaset işine ben de bulaştım ! Evet bunu itiraf ediyorum. Hiç bana öyle bakmayın… Bir kere eskidendi, çok eskiden (hani herkes arkadaş, hani oyunlar sürerken), sonra zaman aşımı denen bir şey var Ceza Yasasında. O yüzden gönül rahatlığı ile anlatabilirim artık ki Ahu Tuğba’lı Nuri Alço’lu eroin filmleri gibi bir ders versin memlekete, millete, bir ibret vesikası olsun.

Şimdilerde internette çeşitli forum sitelerinde ve haberleşme gruplarında sıklıkla rastladığım cümlelerden biri: “Elinde filanca şarkı ya da falanca albüm olan var mı ? Çok aradım ama bulamadım.” İnsan ister istemez bunu yazanın yaşadığı yerde kaset, CD filan satan bir dükkan olmadığını düşünüyor ilk önce. Sonra aslında aranıp da bulunamayanın mp3 olduğunu anlıyorsunuz. Hatta bu durum artık o denli doğal ki, dinlemek istediği albümü satın almak, bir çok bilgisayar ve internet kullanıcısı için aklın ucundan bile geçmeyen bir alternatif. Sanat denilen şey paylaştıkça, elden dile, dilden dile, gözden göze dolaştıkça değer kazanıyor, ona şüphe yok. Sanatçılar da ürettikleri duyuldukça, görüldükçe, çoğaldıkça mutlu oluyor, besleniyor, büyüyor, bu da bir gerçek. Ama ortada bir de emek var. Bırakın ortaya çıkardığı ürün için harcadığı parayı, pulu bir kenara, harcanılan emeğin ve zamanın hırsızı olmuyor muyuz aslında sadece ve mutlak bir iyi niyetle “paylaşım” yaptığımızı sanırken diye şüpheye düşmüyor da değilim doğrusu.

İşin burası çok karmaşık. Kimileri internet sayesinde iyiden iyiye yuvarlacık (nasıl derler İngilizce de buna, “globalish” ?!..) oluveren yeni dünyada artık buna alışmamız lazım geldiğini ve bundan kelli müzik üretenlerin ziyadesiyle emek de, zaman da, para da harcasalar, eserlerini ortalığa atıverip, üstüne bir getiri beklememeleri gerektiğini (“iyilik yap, denize at” gibi) iddia ediyor. İşin “globalish” kısmına katılmak ve halihazırda “paylaşım” denen şeyin kökünü kazıyacak bir teknolojinin icat edilememiş olmasını da göz ardı etmemek gerekirse, kısmen hak veresi geliyor insanın ilk bakışta. Denen o ki, bu yeni anlayış çerçevesinde basılı materyal meraklıları da zamanla azalacak, hatta kalmayacakmış. CD, kaset, plak ve dahi daha icat edilecek ne varsa, hepsi toptan tarih olacak, müzik seti denilen şey nostalcik (özellikle “c” ile) Winamp arayüzleri, tarih boyu formattan formata geçmiş ses taşıma materyalleri ise 4 bilemediniz 5 megabaytlık dosyalardan ibaret olucekmiş. Arşiv meraklısı tek dişi kalmış canavarların derdine ise, albüm kapaklarının ekranda görüntülenebildiği ya da kağıt üzerine çıktı alınabildiği programcıklar icat olunmuş deva niyetine.

Bu tezin tam aksini savunanlar da var tabi. Onlar da içme suyu örneğini veriyorlar. Çok değil, yirmi-yirmi beş sene evvel birileri çıkıp ileride içme suyuna para vereceğimizi, şişeler içerisinde satın alacağımızı söylese martaval okuyor demez miydik ? Allah’ın suyuna niye para veresiydik ki ? Ama veriyoruz işte ve buna o kadar alıştık ki artık katiyen yadırgamıyoruz. İşte mp3’leri (ya da ileride adı ve formatı ne olacaksa onları) para ile satın almak nasıl acayip geliyorsa şimdilerde kulağa, zamanla buna da alışacağız diyorlar. Ben gibi müzik dinlemeyi, su içmekle eşdeğer tutanlar, üç gün müzik dinlemese, üç gün su içmemiş gibi sararıp solacaklar için gayet de mantıklı bir örnek bu. Ancak duygularla mantığı ayırmak gerekirse birbirinden (ki gerekir), müziğe para ödemeye kısa vadede alışacağımızı düşünmüyorum. Kaldı ki daha kocaman kocaman oteller, moteller, barlar bile kamuya açık yayın yaptıkları alanlarda kullandıkları müziklerin parasını ödemeye yanaşmıyor memlekette. Küçücük odasında uyduruk bilgisayar kolonlarıyla ya da bilemediniz Tahtakale montajı mp3 çalarının tizden bastan nasibini almamış Kore imali kulaklıklarıyla naçizane sevdiği şarkıyı, şarkıcıyı dinleyen gariban niye para ödesin ya da bırakın ödemeyi, ödemesi gerektiğini aklından geçirsin ki ?

Yazının asıl maksadı bu olmadığı içün (özellikle “ü” ile), daha çok uzun tartışılabilecek bu mevzuları bir son yargıya varmadan, öyle ortada bırakıyor (Allah biliyor ya, o son yargının ne olduğunu kendisi de bilmiyor) ve ilk cümleye geri dönüyor bu satırların yazarı: Korsan kaset işine ben de bulaştım !

Çok yakın bir tarihte bir vesileyle gittiğim, ismi lazım değil bir Anadolu şehrinde, bir değil, birden fazla sayıda kapısında “Bilmem Ne Müzik Market” yazan dükkan dolaşmış, ivedilikle almam gereken bir albümün orijinal CD’sini aramıştım (yeni çıkan her albüm ivedilikle alınır niyeyse, üç gün sonra alsam öleceğim ya). Fekat (özellikle “e” ile) gelin görün ki onca “müzik-market”in biri olsun yasal CD satmaz mı ? Satmaz ve dahası hepsi tepeleme kopya film VCD’si dolu bu dükkanlarda bırakın orijinal CD’yi, kaset dahi bulunmazmış meğerse. E ben ille de orijinal CD istiyorum deyince, dükkan sahiplerinden biri bana ne dese beğenirsiniz: “Abi, ne yapacaksın, orijinali 10 milyon, ben sana 1 milyona kopyasını vereyim”. “Korsana Hayır” diye cümbür cemaat yırtınıyoruz ya senelerdir, yazarından çizerine, üreteninden, yayınlayanına, medyasından, bakanına, başbakanına… Sanıyorum ki pek etkili oluyor, korsancılar utançtan yerin dibine giriyor, hepsi tövbekar ! Adam meğer korsanlık yaptığının farkında değilmiş ki, sadece iyilik yapıyor, kesemizi düşünüyormuş. Döndük mü başa ? Geldik mi seksenli yılların o ilk günlerine… Nihayet gelebildik ki zaten asıl konumuz da buradan itibaren başlıyor.

Yaşadığımız şehre İstanbul’dan trenle aşağı yukarı üç günde gidebiliyorduk. Cumartesi akşam saatlerinde Haydarpaşa Garı’ndan biniliyordu Kurtalan Ekspres’e ve Pazartesi sabah iniliyordu Elazığ Tren Garına. Tehir (rötar) olursa, varış pazartesi öğleden sonrayı da bulabiliyordu ki tehir denilen şey, trenin yolun olmadık bir yerinde, diyelim ki bir dağ başında, kuş uçmaz kervan geçmez bir ovanın ortasında ve yolcuların asla bilmediği bir nedenle saatler boyunca sessiz sedasız beklemesinden ibaretti. O zamanlar oraya uçak var mıydı yok muydu onu hatırlamıyorum ama olsa da fark etmezdi zira o kadar zengin değildik (“fakir bir ananın öksüz kızıııııı”). Otobüsler ise şüphesiz trenlere göre daha kısa sürede gidiyorlardı ama saatler boyu bir otobüse tıkılıp hareketsiz kalmak, bacaklardaki kangrenden hallice uyuşma durumları filan pek tercih sebebi değildi. Trende kalkıp dolaşmak da, tuvalete gitmek de, yemekli vagona geçip yemek yemek de (çok pahalı da olsa o yemekli vagonlar ki neyimize yetmezdi evde pişirilmiş köfte, haşlanmış yumurta) mümkündü. Kuşetli vagonların kompartımanlarındaki koltuk arkalıklarını askılarla tavana tutturmak suretiyle yatağa dönüştürmek ve yan gelip yatmak da…

Dolayısıyla bütün o tıngır mıngır gürültüsüne, yüzümüze gözümüze bulaşan is karasına ve tehiriyle, rötarıyla günler süren seyrine rağmen trene binerdik. Her trene binişimizde kendimi bir Reşat Nuri Güntekin romanının içinde sanır, Anadolu’nun kim bilir hangi şehrine gitmek üzere yola çıkmış feraceli, yeldirmeli Sezen Aksu’yla trenin koridorlarında karşılaşmayı umardım. Çalıkuşu’nu yeni okumuştum ve Feride’nin kesinlikle Sezen Aksu olduğuna kanaat getirmiştim çünkü. O muzip, zıpçıktı, hatta fırlama, ama bir o kadar da hisli kızcağız olsa olsa Sezen olabilirdi. Ne gariptir ki Sezen Aksu hakikaten Çalıkuşu’nun fotoromanında Feride’yi oynadı sonraları. Ben ne Aydan Şener’in pürüzsüz ve mimiksiz yüzünü, ne de sonradan izlediğim siyah beyaz filmdeki cilvenaz Türkan Şoray’ı yakıştırabildim Feride’ye, hala da yakıştıramam.

İşte bu derece uzun ve meşakkatli yolcuklarla vardığımız Elazığ şehrinde de tıpkı yirmi beş yıl sonra bir Anadolu şehrinde şahit olacağım gibi, orijinal plak satan da alan da pek yoktu. İki, bilemediniz üç dükkan vardı (ki “plak ve bant stüdyosu” denirdi onlara da, ortada ne Şafak Karaman vardı, ne de “müzik-market” lafı haliyle). İşte o stüdyolara gidip plak alasınız varsa, sadece bulduğunuzla yetinirdiniz en fazla. Yeni çıkan bir plak, ancak bir ay sonra filan gelir, o da tek kopya gelir ve kaset çekimlerinde kullanıldığı için kolay kolay satışa sunulmazdı. Ancak plağın modası geçmişse, kimse artık o plaktan bir şarkıyı kasete kaydettirmek istemiyorsa, bu eskimiş ve hayli yıpranmış kopyalar satılık raflarına konurdu.

Diğer alternatif de plağın yeni bir kopyasını sipariş etmekti ki, bu da neresinden baksanız yine en az bir ay beklemek demekti. İşte bu ahval ve şeraitte, mecburiyetten girmiştim korsan kaset işine. Artık ben de her normal vatandaş gibi gazetelerden, dergilerden, televizyon ve radyodan duyup, görüp, beğendiğim şarkıları bir liste haline getiriyor ve ayda bir götürüyordum plak ve bant stüdyosu’na (aybaşından aybaşına bir kaset doldurtma hakkım vardı heyhat, fakr-ü zaruret had safhadaydı, “dinmedi yıllarca kalbindeki sızıııııı”). Birçoğu televizyon ya da radyodan duyulup beğenildiği için, bu listelerdeki şarkıların ya da şarkıcıların adları her zaman doğru olmayabiliyordu tabi. Çeşitli notlarla açıklamaya çalışıyordum hangi şarkıdan ya da şarkıcıdan bahsettiğimi. Mesela: “Yeni bir şarkıcı, Sezen Aksu’ya benziyor, şarkıda sürekli ‘güzelim, bir tanem, tatlım’ diyor” gibi (Nazan Öncel’in “Sana Kul Köle Olmuştum” adlı şarkısı aslında istediğim)…

Tabi stüdyodakilerin birebir listeye uygun kaset doldurmaları söz konusu değildi. Bu hem zahmetli olur, hem de ekonomik olmazdı haliyle. Onlar da şöyle bir formül bulmuşlardı; en son plakların en moda şarkılarını topladıkları karışık kasetler yapıyorlar ve bunlara genellikle “Karışık Aranjmanlar” adını takıyorlardı. 1, 2, 3, 4 diye sırayla giderdi bu seriler. Beğenirseniz, o serinin herhangi bir kasetini beklemeksizin satın alabilirdiniz. Yok eğer illa liste verecekseniz, o zaman birden fazla müşterinin listesi birleştirilir, tek bir kasette toplanır, artık üç beş, ne kadar sipariş varsa, o kadar sayıda kopya çoğaltılırdı. O arada sizin istediğiniz bazı şarkılar kasete girmez, bazı istemediğiniz, ya da daha önce çektirdiğiniz şarkılar da sürpriz bir şekilde karşınıza çıkardı ama buna razı olmak durumundaydınız artık. Sizin özene bezene yaptığınız sıralamalar da altüst olurdu bu arada. Genellikle de benim pek popüler olmamış ama Hey Dergisindeki Doğan Şener ya da Hulusi Tunca plak eleştirilerinden yola çıkarak mutlaka dinlemem gerektiğine inandığım ve listeye dahil ettiğim şarkılar çıkmazdı kasetten. Ancak buna da şükürdü tabi. Tüp gaz, ayçiçek yağı ve daha bilmem nelerin kuyruklarında saatler, günler geçirmiş bir kuşağın çocukları olarak bulduğumuzla kanaat etmeyi biliyorduk vesselam.

Bu korsan kasetlerden payıma düşen en büyük sürprizlerin biri “Petrol” (daha doğrusu “Pet’r Oil”), diğeri de “Naciye” olmuştu kuşkusuz. 24 Şubat 1980 günü televizyonda sadece dört kez yayınlanan “Pet’r Oil”, 1980 Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye’yi temsil etme hakkı kazanmış ve o gün herkes daha ilk dinleyişte bu şarkıya bayılmıştı. Bizim kasetçiler de artık nasıl bir öngörüyse bu, hiç vakit kaybetmeden şarkının televizyondan kaydedilmiş kötü kaliteli ses kaydını, o günden kelli dolduracakları bütün kasetlere koymayı ihmal etmemişlerdi. Aman nasıl sevinmiş, nasıl da ezber etmiş ve sonra okulda, dersin ortasında bilmem neden ve nasıl bahis açıldıysa artık, öğretmenin ve arkadaşlarımın ısrarlarına dayanamayıp, herkesin deli olduğu bu şarkıyı ezberden patlatıvermiştim (bu utanç verici anımı da niye anlatıyorsam size ?!).

İkinci sürpriz şarkı “Naciye” ise “Pet’r Oil” den yaklaşık bir sene sonra doldurttuğum bir karışık kasette çıkıverecekti karşıma. O da tıpkı “Pet’r Oil” gibi sadece televizyonda yayınlanmış olmasına rağmen kıyametler koparmıştı kısa sürede. Zaten her şarkısına ayılıp bayıldığım Seyyal Taner’in bu yeni bombası nedense bir türlü plak olmamış, yayınlanmamıştı. Ama artık televizyon başında elimde kağıt kalem bekleyip, şarkının sözlerini bir telaş yazmaya çabalamama gerek kalmamıştı (hala o günlerden kalma fuzuli bir yetenekle, dinlemekte olduğum bir şarkının sözlerini eş zamanlı olarak yazabiliyorum).

“Naciye” tam da 45’liklerin tükenmekte olduğu bir dönemde üretilmiş bir şarkıydı. Dergilerde yazılıp çizilenlere göre ise, aslında aynı adlı rock-opera’nın şarkılarından biriydi ve bir Olcayto Ahmet Tuğsuz – Seyyal Taner projesi olarak hazırlanmakta olan bu çalışma, pek yakında sahnelenecekti. O yüzden plak yapılmamış, ancak artık nabız yoklamak mı ne diyelim, TRT denetimine tek şarkı olarak gönderilmişti. Şarkı, alışılmadık şarkı sözlerine karşın umulmadık bir şekilde denetimden geçmiş ve uzun zamandır yeni şarkılarla televizyonda boy göstermemiş Seyyal Taner’e yeni bir çıkış yapma şansı kazandırmıştı. “Naciye”nin dramatik öyküsü herkesi derinden etkilemiş, neredeyse otuz yıldır Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz o bildik “kötü yola düşen kız” (“yıldız olacaktı, paraya doyacaktıııı”) klişesi, beş dakikalık bir şarkıya alabildiğine ustalıkla sığdırılırken, Seyyal Taner’in çok etkileyici şarkıcılığı ve dramatik yorumuyla da hedefi tam on ikiden vurmuştu.

Tıpkı “Pet’r Oil” gibi “Naciye” de plak olarak yayınlanmamış olmasına karşın herkesin dilinde, korsan kasetçilerin televizyon kaydıyla da karışık kaset listelerinin birinci sırasındaydı artık. “Pet’r Oil” kısa süre sonra yeni düzenlemesi ve “Petrol” e dönüşen yeni adıyla 45’lik olarak yayınlandı ve epeyce de sattı. Ne var ki “Naciye”nin yayınlanabilmesi için üzerinden beş-altı sene kadar bir zaman geçmesi gerekecekti.

Benim korsan kasetlerle haşır neşirliğim, okumak için İstanbul’a gelmemle (“kaçtı evden gitti verilen adreseeeee”) nihayete erdi. Sonrasında öğrenci harçlıklarımla her çıkan plağı satın alacak ekonomik gücüm olmasa da, en azından yasal kaset satın alır oldum. Ancak kaset doldurtma hikayesi yurt sathında daha bir süre devam edecekti. Ta ki bandrol yasası çıkıp da kaset dolduran dükkanlara ağır yaptırımlar uygulanacağı ilan edilene dek. O aralar da bu defa çift kasetçalarlı teypler çıkmıştı piyasaya ki artık ev yapımı korsan kaset devri başlayacaktı. Bugünlerin “paylaşım” mantığının çıkış noktası olacak o şahane çift kasetçalarlı teypler…

Ben her ne kadar daha ziyade kendime, walkman’de dinlemek için karışık kasetler hazırlamışsam da, zaman zaman arkadaşlarıma da bu hizmeti vermişliğim vardır. Arkadaşlarımın hem her yeni çıkan kaseti satın alıyor olmamı, hem arşivimin büyüklüğünü, hem de şarkıları arka arkaya dizmekteki ustalığımı ballandıra ballandıra birbirlerine anlatmaları esnasında (“çık dediler sahneye, başla dans etmeyeeee”) çok defa gaza gelmiş olmam da sebeptir bu baba hayrına yaptığım hizmete. Yani karşılığında para ve hediye kabul etmediğim gibi, çok kere boş kaset de benden gitmiştir ne çare (Polar marka boş kasetleri katiyen beğenmiyorum, ya Cabrio olacak, ya Raks, krom olursa daha da ala, altmış dakikalık kasetlerde sanatımı yeterince gösteremiyorum, en fazla 14 şarkı sığıyor, doksanlıklar tercih sebebi gibi takıntılar nedeniyle, “şöhret kolay değil, dönüş yok geriyeeee”).

Seyyal Taner “Naciye”yi defalarca söyledi televizyonda. En çok İzzet Öz’ün çektiği klip tadında görüntüler kaldı hafızalarda. Bir de Seyyal Taner’in başına sardığı tülbentler. Şarkının başında henüz “fakir bir ananın öksüz kızı” iken, başında allı güllü bir tülbent olurdu mutlaka. Ne zamanki “çık” derlerdi “sahneye”, “başla dans etmeye”, o vakit çıkarıp atılırdı tülbent, hatta üzerindeki mintanımsı kıyafet ve bildiğimiz taytlar, deriler içindeki frapan Seyyal’e dönüşürdü Naciye (“Naciyeeeeee, Naciyeeeeee”).

Aradan yıllar geçmiş, “Naciye” handiyse unutulmuştu artık. Ne o rock-opera sahnelenmiş, ne de Naciye’nin sevgilisi “orta üçten belgeli Ali”nin şarkısı duyulmuştu. 1986 yılı Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye elemelerinde yarışmak üzere seçilen beş besteciden biri olan Olcayto Ahmet Tuğsuz, yarışma şarkısı için de Seyyal Taner’le birlikte çalışacak ve hazırlanan “Dünya” adlı bu şarkı, ikilinin “Naciye”den sonra ortaya çıkardığı ikinci çalışma olarak müzik tarihine geçecekti. Çok çarpıcı, çok etkileyici bir şarkıydı bu. Başından beri bu yarışmada Seyyal Taner’in ülkeyi mutlaka temsil etmesi gerektiğini düşünenlerden biri de bendim. Şarkı söylerken bir çok şarkıcımızın yaptığı gibi sağa sola salınıp endam göstermiyor, adamakıllı dans ediyor, enerjisi ve vücut diliyle her defasında gösterisini bütünlemeyi başarıyordu. Neredeyse eşi benzeri yoktu o yılların popüler müziğinde. En çok o günlerde yaban ellerde yeniden popüler olmuş Tina Turner’a benzetiliyordu bu haliyle. Gitsindi Seyyal bir Eurovision sahnesine de görsündü yedi düvel bizim yerli Tina’mızı.

Sadece Seyyal Taner’in kişisel karizması ve sahne gücü değildi “Dünya”yı yarışmada favori kılan elbette. Şarkı tam anlamıyla Eurovision’luktu. İsrail bu formülle yarışmadan yıllar boyu ekmek yemiş, üst üste iki kez birinci bile olmuş, her yıl da ilk ondan, hatta ilk beşten aşağı inmemişti. Yerel bir motif üzerine Batılı bir armoni ama pek ritmik, pek tempolu bir bileşim (yani “Halay” kadar aksak ve “Petrol” kadar oryantal değil), bununla beraber sahnenin orasında burasında Hoy-Tur Halk Oyunları Ekibi misali “hoydara hoydara” dönenip duran kalabalık bir ekip… “Dünya” tam da böylesi bir şarkıydı işte. Şarkı sözlerinin kadercilikten savaş karşıtlığına, yerküredeki açlık sorunundan (“We are the world, we are the children”), barışa, dostluğa, aşka ve sevgiye giden evrensel duyarlılığı da cabasıydı.

Barış Manço yarışmadan çekilip de finalist şarkı sayısı dörde inince, “Dünya”ya rakip kalmamıştı bence. Her ne kadar o sene şarkılar final gecesinden önce yayınlanmadığı için henüz “Dünya”yı dinleyememiş olsam da, benim oyum Seyyal’eydi. Gerçi değil benim, “yoz müzik” müptelası yurdum halkından kimsenin oyuna itibar edilmeyecekti o sene. Kararı jüri verecekti. Verdi de netekim (özellikle “e” ile). Melih Kibar’ın bestesi “Halley”le Klips ve Onlar topluluğu birinci oldu. Kötü bir seçim değildi. “Halley” yabana atılır şarkı da değildi. Atılmadı da velhasıl ve Norveç’te yapılan finalde dokuzuncu sıradan da olsa ilk ona girerek bize bayram ettirdi. Gelin görün ki olan “Dünya”ya olmuştu. Bu canım şarkı da “Naciye”nin akıbetine uğrayıp, unutulup gidecek miydi yoksa ? Bereket artık videolar vardı. Görüntüyü kopyalama, çoğaltma ve ille de “paylaşma” histerisiyle tüm dünya sakinleri topyekün “You Tube” manyağı olacağımız günlerin hayalini bile kurmak mümkün değildi henüz ama en azından kendi kişisel video kaset kopyamı defalarca izleme şansım vardı ki bu da az şey değildi doğrusu.

Seyyal Taner ve “Dünya”, sadece bir oy farkla kaçırmıştı birinciliği. Jüri oylama esnasında uzun süre mütereddit kalmış, nihayetinde jüri başkanının oyu iki oy sayıldığı için birinciliği “Halley” almış götürmüştü. Tabi Seyyal Taner’i ve Olcayto Ahmet Tuğsuz’u bir sonraki yarışmaya dek bileyecek bu sonucun, 1987 yılında gelecek birinciliğin habercisi olduğunu henüz bilmiyorduk. Zaten ondan önce, piyasaya sürülecek bir kaset vardı. Ne “Naciye”, ne “Dünya”ydı bu kasetin adı. “Leyla” geliyordu.

Henüz firmalar plak basmaktan tamamen vazgeçmemişlerdi aslında. Daha bir-iki sene vardı plak fabrikalarının kepenk indirmesine. Ancak nedendir bilinmez, “Leyla” sadece kaset olarak basıldı Yavuz Plak tarafından. Yavuz Plak’ın yetmişlerde yayınladığı Seyyal Taner 45’liklerinden ve “Lider” adlı tek 33’lüğünden derlediği şarkılar “Kalbimi Affettim” adı altında ve yine sadece kaset olarak “Leyla”dan önce mi, sonra mı yayınlanmıştı ona emin değilim ama o kaset benim yıllardır hayalini kurduğum ilk Seyyal Taner 33’lüğünün yerine konulabilirdi pekala (Bknz.: “Tavernada Piyanist Şantörler” başlıklı Hakan Tok yazısının ilk paragrafı). “Leyla” ise tamamı ilk kez yayınlanan şarkılardan oluşuyordu. Tamamı Olcayto Ahmet Tuğsuz bestesi 11 şarkı.

Tabi bu “ilk kez” lafı “Dünya” ve “Naciye”yi de içine alıyor, zira her iki şarkı da ilk kez basılı formatta yayınlanıyordu. Ancak bir farkla; her ikisi de televizyonda dinlediğimiz hallerinden farklı düzenlemelerle girecekti bu albüme. Albümün bütününde renk unsuru olarak kullanılan alaturka sazlarla zenginleştirilmiş bu yeni düzenlemeler şarkıların eski halleri iyiden iyiye hazmetmiş, sindirmiş birisi olarak beni önceleri pek rahatsız etse de, hiç de fena değildi aslında. Nitekim zamanla alışacak ve bu hallerini de çok sevecektim.

Bu albüm, “Naciye” kadar “Leyla” ile de ön plana çıkacaktı. Daha birkaç sene evvel Orhan Gencebay, Gülşen Bubikoğlu’yla beraber Şile çöllerine düşüp “Leyla ile Mecnun” olmuştu. Belki bin beş yüz senedir dilden dile dolaşmış, yazılmış, okunmuş, bin beş yüz şarkıya konu olmuş bir efsane aşktı bu. Orhan Gencebay meraklısı arkadaşım Ercüment ne yaptıysa beni o filme götürememişti ama sayesinde ben de en az bin beş yüz kez dinlemiştim filmin “soundtrack”i sayılabilecek kaseti. Önce erkekler korosu giriyordu “Leylaaaaaaa,” diye, hemen ardından kadınlar başlıyordu içli içli “Mecnuuuuuuunnnn”… Bu karşılıklı sesleniş birkaç kez yineleniyordu sonra. Pek dokunaklıydı ama bana nedense hep Kemal Sunal ve Meral Zeren’in karşılıklı olarak “e” harfleri alabildiğine kalın “Saffeeeeeeeet” ve “Emineeeeeee” deyişleri geliyordu ki, şarkının bütün o ağır dramı uçup gidiyordu haliyle.

Ancak Seyyal Taner’in “Leyla”sı bizim bildiğimiz “Leyla”ya hiç benzemiyordu. Bir kere Gülşen Bubikoğlu’nun aynı anda hem masum hem fettan, büyüleyici güzel gülümseyişi, insanın Mecnun olasını getiren tutkulu bakışları, efil efil saçları, metrelerce kumaşı peşinden sürüklediği (şifon mu desem ipek mi) tiril tiril, rengarenk, kostümleri filan hak getireydi bu Seyyal Taner’in suretinde can bulmuş yeni nesil Leyla’da. Pek bir şehirli, pek bir gözü açıktı bu Leyla. Saçlar deseniz kah Tina Turner’dan hallice saçak saçak, güldür güldür, kah simsiyahın en ortasına vurulmuş sarı perçemle sıra dışı ve hatta (abartalım madem öyle) marjinal. Kılık deseniz o ara pek moda taytların üzerine giyilmiş en vatkalısından kot ceketler, yırtık pırtık gömlekler, spor ayakkabılar… Işıltılı makyajlar, pembe pembe rujlar, ojeler, frapan göz farları da cabası. Bir gülüşü, bakışı vardı ki Seyyal’in ekrandan insanın gözüne gözüne… Bir de “Zamandır bu değişti, ne çöl kaldı ne sahra, kendine Mecnunsuz bir yol seçti Leyla” deyişi vardı ki… O dakika anlayacaktım masalın tersten okunduğunu… Tıpkı Prens’in elindeki tek ayakkabının Külkedisi’nin ayağına da uymaması, ya da Prens’in öpmesine rağmen yüz yıllık uyuyan güzelin uyanmaması gibi… Tıpkı yedi cücesi olmayan Pamuk Prenses gibi (Bknz.: “Kırk Oda” by Murathan Mungan).

Ritim ve armoni itibariyle Azeri etkileri de taşıyan bu şarkı, “Naciye”yle ilk örneği verilmiş, “Dünya”yla perçinlenmiş bir müzikal anlayışın tezahürüydü aslında. Yerelin evrenselle çok dozunda bu bileşimi, daha sonra “sentez” klişesiyle suyu çıkarılacak bir arayışın çok ustalıklı bir örneğiydi ve aslında zamanının epeyce ilerisinde bir işti. Gerek Seyyal Taner’in okuyuşunda, gerek gitarların, gerekse (ne kadar elektronik olsa da) davulların yürüyüşlerinde saklı rock tadı da hissediliyordu inceden inceye. Albümün tamamı böyleydi gerçi ama en çok, doğruyu bulmuş, zamana uymuş Leyla’nın öyküsü çiziyordu tüm bunların altını.

Seyyal Taner “Leyla” şarkısıyla dönemin en fenomen televizyon dizisi “Perihan Abla”ya da konuk olmuştu bir gün. Sanırım Şakir’in, ya da Perihan’ın rüyasına giriyor, şarkıyı o mizansende söylüyordu. Konuyla nasıl bir bağlantısı vardı onu net hatırlamıyorum. Henüz klip denilen şey memleket televizyonculuğunun lügatinde yoktu ve İzzet Öz’ün yetmişlerden beri yaptıklarını nasıl adlandıracağımızı da bilemiyorduk. Tuvaletli hanımlar ve takım elbiseli beyler, “Bizden Size”nin ışıklı panolardan ibaret stüdyo dekorları önünde gayet mazbut şarkı söylerlerdi. Taş çatlasın Aydoğan Ergezen “Bir Cumartesi Gecesi” için dış mekan çekimi yapmış olur, şarkının konusuyla ilintili iki üç mizansenle renklendirilmiş ve kameralara kadın çorabı geçirilerek filtrelenmiş bu görüntüler, Ayşe Egesoy’un insanda bayram boyunca ev ev dolaşıp da tabaklar dolusu baklava yemişçesine bir şişkinlik, peklik duygusu uyandıran şiirli anonslarını müteakip ekrana gelirdi ki onlar da tıpkı bu cümle gibi uzadıkça uzayan görüntüleri ve ağır kurgularıyla şimdilerin klip anlayışının yanından geçemezdi. Yine de şu veya bu şekilde bir eğlence programında yeni albümünden şarkılarla boy göstermek çok büyük bir reklamdı bir şarkıcı için. Hele hele “Perihan Abla” gibi müptelası olunmuş bir mahalle dizisinde (mahalle adabına tamamen aykırı mavi saçlar, en rock’n roll makyajlarla bile olsa) görünmek sahiden büyük hadiseydi.

Ancak “Perihan Abla” bile bu albümün hak ettiği ilgiyi görmesine yetmedi. Aslında en önemli sorun Seyyal Taner’in hitap ettiği genç kesimin yüzünü artık neredeyse tamamen yabancı müziğe dönmüş olması idi. O aralar tıpkı eski Yeşilçam filmleri gibi, Türk pop şarkıları da gençler arasında küçümseniyor ve onları beğenmemek kalburüstü olabilmenin şartlarından biri sayılıyordu. Şimdilerde seyrederken televizyona yapıştığımız o filmlerle az dalga geçmedik o günlerde. Benim için değil elbette ama, çevremdeki bir çok arkadaşım için Ajda’dan Sezen’e, Nükhet’ten Seyyal’e hepsi eski nesil şarkıcılardı ve devirlerini çoktan doldurmuşlardı. Yerlerine konacak yeni yetme şarkıcılar da olmadığına göre, en iyisi yabancı müzik dinlemekti. Gelsin Michael Jackson, gitsin Nena… O günlerde bahis konusu eski nesil şarkıcılarımızın yaptığı yeni işleri ukela (özellikle “e” ile) arkadaşlarıma “prezante” etmek için ne ter döktüm bir ben bilirim, bir Allah. Aslında pekala hepsinin bayıla bayıla dinleyebileceği “Leyla” da en çok bu önyargının kurbanı olmuştu sanırım.

Orta yaş kesimi kafayı Hafif Türk Sanat Müziği’yle bozmuştu zaten o sıralar. Gülgun (özellikle değil, sahiden “u” ile, uzatmalı “u”) Feyman, tek kaşı havada asabi haber spikerine dönüşmeden çok önce “Hoş Sada” adlı bir programla en yeni meşhur sunucumuz olarak gönüllere taht kurmuş, o programda hangi şarkıyı sunmuşsa, hepsi dillere düşmüş, dinleyenleri Samime Sanay senin, Faruk Tınaz benim, terennümlerden terennüm beğenir etmişti.

Bir kesim, seksenlerin ilk yarısındaki hızını yavaş yavaş yitirmiş ve git gide daha fazla acılanmış, buna mukabil daha fazla kenar mahalle kokusu sinmiş arabeskle oyalanırken, aşağı yukarı aynı büyüklükte bir kesim de tavernada piyanist şantörlerle şıkır şıkır göbek atmakta, “nerde trak orda bırak”maktaydı.

Sözün kısası, ortalık pek alaca bulaca, pek cavala cos (sen çok yaşa Uğur Akdora !) idi ve Barış Manço’nun “Düriye” şarkısında sorduğu “altın çöpe düşse değerin kaybeder mi ?” sorusuna verilecek cevap o ara biraz ikircikliydi. “Leyla” “değerin” kaybetmemişti belki ama çöp yığınının içinde de ışıltısı belli olmamıştı ne çare. Birinin onu çöpün içinden çekip çıkarabilmesi, parlatıp yeniden vitrine koyabilmesi içinse epeyce bir zaman geçmesi gerekecekti (bu şahane teşbihimin yazıya getirdiği edebi tadı lütfen es geçme ey parantez yorgunu cefakar okur !).

“Leyla” albümünün bütün şarkıları, iki bonus şarkıyla birlikte ve elbette orijinal kayıtlarıyla “Naciye” adı verilmiş yeni bir albümle karşımıza çıktığında takvimler 2007 yılını gösteriyordu. Yani tam on yıl sonra, (teşbihin suyunu çıkaralım madem) “altın” yeniden vitrindeydi. Bütün ışıltısı, pırıltısı ve dahası “bonus”larıyla.

Bu işin altından kalkan kayyum yine Hakan Eren’di tabiatiyle. Albümün orijinal stüdyo bantlarını bulmuş olması çok önemliydi çünkü bugüne dek bandı bulunamayan şarkılar plaklardan kaydedilmişti ama bu albümün bir plağı da yoktu ve kasetten yapılacak kayıt ne kadar uğraşılsa da çok parlak bir teknik sonuç vermeyecekti. Oysa şimdi “Leyla” albümünün 11 şarkısı pırıl pırıl bir kayıtla elimizin altında. “Bonus”lar da cabası. Bakalım onlar neymiş…

Öncelikle “Dünya”nın Eurovision versiyonu. Albümde alaturka sazlarla renklendirilmiş bu şarkının, Eurovision finalindeki orijinal halini de dinleyebilmek meraklısı için müthiş bir sürpriz. Aynı şey keşke “Naciye” şarkısı için de olabilse ve bu şarkı da kaset çıkmadan çok önceleri TRT’de yayınlandığı haliyle de bu albümde yer alabilseydi. Ne yazık ki şarkının o versiyonunun kaydı bulunamadı. Hakan Eren benim Elazığ’daki plak ve bant stüdyosu tarafından kasete aktarılmış televizyon kaydımla hiç mi hiç ilgilenmeyince de şarkının o versiyonu bu albüme giremedi (benzer bir kayıt onda da varmış meğer, Hakan Eren de korsan kaset işine bulaşmış yani).

Albümün bir diğer sürprizi ise 1988 Eurovision Şarkı Yarışmasında Seyyal Taner ve Grup Lokomotif’in Türkiye’yi temsil ettiği şarkı: “Şarkım Sevgi Üstüne”. Yukarıda bahsi geçtiği üzere Seyyal Taner ve Olcayto Ahmet Tuğsuz, 1987 finaline, bir yıl önce yaşadıkları hayal kırıklığının etkisiyle olsa gerek, çok sıkı hazırlanmış ve birinciliğe kement atmaya bu defa kesin niyet etmişlerdi. Şarkının o çok yüksek tempolu koreografisindeki kement sallama hareketi boşuna değildi. Her yerinden püsküller sarkan güderi kostümleri ve üç dakika içinde seyredeni tepe sersemi eden müthiş danslarıyla Seyyal Taner ve Grup Lokomotif hakikaten fişek gibiydi sahnede. Hele ki onca koşturmaya rağmen Seyyal’in şarkıyı nefes nefese kalmadan gümbür gümbür söylemesi görülecek şeydi. Ben seyrederken bile yorulmuştum oysa. Nitekim gecenin sonunda beklenen birincilik onların olacaktı. Seyyal Taner ve Olcayto Ahmet Tuğsuz ortaklığının son halkası da çok ses getirecekti böylece. O yıllarda her Eurovision mevsiminde yaptığımız gibi yine aylarca yarışmayı konuştuk, şarkımız, şarkıcılarımız, rakiplerimiz derken bir iyice oyalandık.

Ben kendi adıma sanırım en çok o yarışmada hayal kırıklığı yaşadım. “Petrol” ve “Opera”da da yanılma payım büyük olmuştu ama bu derece değil. Bir kere bir sene önce kazanılmış bir “Halley” başarısı vardı ki biz yarışmayı asla sadece bir şarkı yarışması olarak görmediğimiz için, Avrupa milletlerinden bize gelen oyların Türkiye’ye karşı nihayet doğmuş olması muhtemel bir sempatinin (ne de olsa “ton ton” bir başbakanımız vardı ve pek de icraatkardı, “liberal alaturka, hicaz taksim, darbuka”ydık nicedir) tezahürü olduğuna inanasımız vardı ve artık öyle eskisi gibi son sıralarda boy göstermez idik eğer yanılmıyorsak (ki yanılıyorduk hem de fena halde). Kaldı ki bahis konusu Seyyal’di. Yani hani şu yerli “Tina”, Haldun Dormen’in tabiriyle “tam bir sahne hayvanı” o güzeller güzeli Seyyal. Yakıp yıkacaktı Eurovision sahnesini. Öyle de yaptı nitekim. Ne var ki (şimdi burada bahsederek konuyu macunlamayalım) türlü çeşitli sebeplerle şarkı beklenen puanı alamadı. Hatta hiç puan alamadı (tek sıfırzede “Opera”dır sanılır ama değildir). Olsundu, ne gamdı, yarışmayı eskisi kadar kaale almazdık olur biterdi. Seyyal üzerine düşeni yapmış, benim yıllardır hayalini kurduğumdan bile daha kocaman bir performansla sallamıştı elin derme çatma sahnesini. Zaten Eurovision’un o vakitler hala yüzde seksen bayıntı Anglosakson şarkıların prim yaptığı ve böylesi delibozuk gösterilerin ancak ikibinlerde kabul göreceği bir platform olduğu düşünülürse bugün, Seyyal’in gene vaktinden evvel yol almış olduğunu görmek de mümkün.

Bu arada final gecesi ekibimizin giydiği süt beyaz kostümleri ve Grup Lokomotif’in tüm elemanlarının saçlarının bir perçemini tıpkı Seyyal gibi sarıya boyayarak sahneye çıkmaları ve Melis Sökmen’in şahane mini eteği de o geceden hatırımda kalan ayrıntılar…

Bu albümde yer almamakla birlikte “Şarkım Sevgi Üstüne”nin bir de Fransızca versiyonu var. O versiyon, yarışma için basılan tanıtım plağının B yüzünde yer alıyordu. Umarız ve dileriz ki günün birinde şarkının o versiyonu da yeniden yayınlanır.

Hakan Eren benden “Naciye” albümünün kartonet yazılarını yazmamı istediğinde herkesin yıllardır bıkmadan dinlediği radyo programlarının ve iki yıldır Ossi Müzik etiketiyle yayınlanan albümlerin yaratıldığı, üretildiği, kotarıldığı o meşhur evinin meşhur odasındaydık. O an etraf bulanıklaştı ve yukarıda yazıya döktüğüm bütün anılar ve düşünceler bir bir geçti aklımdan…

Kurtalan Ekspres’le yapılan Elazığ yolculukları, Seyyal’le ilk tanıştığım gün ona öylece sus pus bakakalmam, Naciye’nin allı yemenisi, Babylon’daki gecede Seyyal’in şarkı söylerken, onunla aynı sahne üzerinde duruyor olmanın heyecanıyla feleği şaşmış bir vaziyette dj masasının arkasında dikilmekte olan bana doğru dönüp, candan gönülden gülümsemesi, “Perihan Abla”nın dizinin bilmem hangi bölümünde ve ne vesileyle, pavyon kadını kılığına girip “Kahpe felek, ne felaket verdi başıma” diye sürüp giden tuhaf bir şarkı söylemesi, Melis Sökmen’in beyaz mini eteğiyle sütlü kahveye benzeyen görüntüsü, “Çalıkuşu” Sezen’in büyük aşkı Kamuran tarafından getirilmiş fondan çikolataları iştahla mideye indirmesi, Hakan Eren’in evine ilk gittiğim gün, daha ortada firma mirma yokken Ossi Müzik etiketi basıp dolabına yerleştirdiği onlarca CD’yi kıskançlıkla seyredişim, Seyyal’in bir gün bana “Hakancığım” diye hitap edişi sonrasında ağzımın kulaklarıma varışı ve uzun süre geri dönmeyişi, tıngır mıngır tren sesleri, kız kardeşimin daha onaltı yaşındayken Seyyal’e özenerek boyattığı sarı perçemi, Naciye’nin şalvarı, en sevdiğim şarkısı “I Can’t Stand The Rain”le beni kendimden geçiren Tina Turner ve onun havai fişek gibi patlamış saçları, Meraklı Melahat, Şoför İsmet, tek kelime Almanca bilmememe rağmen Nena’nın aşkına ezberlediğim “Rette Mich” adlı şarkı, Naciye’nin mintanı, aklımdan geçenleri kaleme aldığım zaman ortaya çıkacak yazıyı redakte etmek ve sitenin formatına oturtmak için Alper (Kara Gözlü) Akyüz ’ün kaç gün uğraşacağı (yazının başından beri parantez içerisinde yazılış özelliklerini vurguladığım kelimeler ondandı keza; Alper düzeltmesin diye), sonra yine dönen, habire dönen, durmadan dans eden Naciye… Yıllar sonra yine Naciye (“hala çıkar sahneye, her gece dans etmeye, mutlu gülümsüyor, baktıkça geriyeeee”).

Ben hala albümleri ister plak olsun, ister CD, ister başka şey, gidip bir müzik-marketin raflarında arayıp bulmak, onu eve gidene kadar heyecanla elimde taşımak, ambalajını açmak, kabından çıkarıp çalınacağı yere koymak, kapağına göz gezdirmek, sonra arşivimde ona açacağım yere koymak, canım istedikçe de oradan alabilmekten hoşlanıyorum. Sanırım bundan da şartlar gerektirmedikçe vazgeçmeyeceğim. Anında erişim teknolojilerinin içini boşalttıkları arasına bu sonsuz haz aldığım ritüeli katmaya, en azından şimdilik hiç niyetli değilim.

Bu yazıyı “Naciye” albümünün kartonetindeki yazımdan bir alıntıyla nihayete erdirirken, hepinize bol “Naciye”li günler dilerim (o nasıl olacak derseniz, ekranlardaki star yarışmalarından herhangi birini işaret eder ve bu en son parantezimi de sosyal içerikli bir mesajla kapatmanın haklı gururunu doyasıya yaşarım).

“Seyyal Taner diskografisinin nicedir kayıp parçalarından biri daha böylece ortaya çıkarken, bu çok çarpıcı albüm şimdi yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Hala tek düşü bir yıldız olmaktan ibaret “Naciye”ler, hala kendine Mecnunsuz bir yol seçen “Leyla”lar ve hala savaşları, yarışları, kederleriyle durmadan dönen bir “Dünya” var çünkü.”

SEYYAL TANER – SEYYÂLNAME – Hakan Tok

SICAK, TAZE VE ÖZEL: SEYYAL TANER
HAKAN TOK yazdı

Seyyal Taner döndü ! Bundan birkaç zaman önce “Keşke Geri Dönse” diye başlık atarken onun hakkında yazdığım yazıya, hayata bırakılmış “keşke”lerin çok da kolay geri döndürülemeyecek yitip gitmişlere atfen söylenegeldiğini gayet iyi bilmekle beraber, yine de kocaman bir umudu da taşımıyor değildim içimde. Çünkü ufak tefek haberler geliyordu hakkında. Sonra Hakan Eren bir gün beni Seyyal‘le tanıştırdı. Tam da şu anda dinlemekte olduğum albümün çalışmalarının başladığı günlerde. Onların da herkes gibi birer insan oldukları gerçeğine kendimi bir türlü ikna edemediğimden, her tanıştığım çocukluğumun starı karşısında dilim dolaşır, elim ayağım birbirine karışır, tutulur durur, sadece hayran hayran bakakaldığımda kalırım ya, Seyyal‘in yüzyüzeyken de tıpkı sahnede ya da televizyonda olduğu gibi insana rahatlık ve güven veren sıcaklığı karşısında iyi kötü birkaç laf söylemeyi becerebilmiştim. Ona ne çok hayran olduğum zaten her halimden belliydi de, ben yine de altını çizerek dönmesinden ne kadar memnun olduğumuzu (ben ve temsil ettiğim tüm Seyyal hayranları adına) yineledim durdum. Sonra albüme girecek bazı şarkılar ve aranjeleri yapacak bazı şahıslar üzerine konuşuldu. Tabii ben konuşulanlardan ziyade, her zaman yaptığım gibi karşımdaki kişinin hayatı ve kişiliği (yani görmediğimiz, bize göstermediği tarafından) üzerine ipuçları toplamakla meşguldüm. Yerdeki halıdan, sehpanın üzerinde durakalmış kuru pasta tabağına, Seyyal‘in üzerindeki ev kıyafetinden, belki de ilk kez fön makinesinden geçmemiş haliyle gördüğüm saçlarına varana dek her ayrıntıyı didik didik ediyordum haliyle biraz da arsız gözlerle. Bazı insanların star doğduğuna inananlardanım. Sahneye çıkmasalar, alalade işlerde yaşasalar, çok sıradan hayatlar da yaşasalar, starlığı yüzünden okunan, elektriğiyle sizi şöyle bir sarsan insanlar vardır. Çok az bulunur ama hemen farkedilirler. Girdikleri, bulundukları yeri değiştirir, tüm bakışları, ilgiyi ve merakı üzerlerine çeker, hiç konuşmadan bile varlıklarını sezdirir, çoğu zaman hiç sebepsiz kendilerine hayran bıraktırırlar. Bugünün dünyasına irili ufaklı onlarca isim, arkalarında kocaman bir orduyla itile kakıla star yapılmaya çalışılırken, star doğmuş kimilerinin durdukları yerde hiçbir şey yapmadan bile heyecan vermesi bundandır. O gün evinde gördüğüm Seyyal, belki de görüp göreceğim en “bakımsız” Seyyal‘di ama o haliyle bile inanın bana tek kelimeyle büyüleyiciydi.

Takdir edersiniz ki bu halet-i ruhiye içerisinde satın aldığım “Seyyâlname” albümü hakkında tarafsız yorum yapmam hayli zor. Bir kere çalışmaları bir süredir devam eden resmi internet sitesi www.seyyaltaner.com açılıp da albüm kapak tasarımı burda karşıma çıkınca ne kadar mest olduğumu anlatamam. Başından beri albüm kapaklarında çok da özenilmemiş kompoziyonlara Seyyal‘in kişisel kazimasını yansıtan fotoğraflar eşlik ederdi. Hatta son iki albümünde Erol Atar‘ın doksanlı yıllarda isimli isimsiz her şarkıcıya çektiği cinsten sıradan fotoğraflar vardı. Oysa bu albüm için özene bezene nefis bir tasarım hazırlanmış ve albümün adıyla koşut bir konsept yaratılmıştı. Bu çok şık tasarıma imza atan Nazlı Öngan ve Bilal Dede‘yi ne kadar tebrik etsek az. Keşke Elenor Plak paraya biraz kıyıp, bu denli özenli bir tasarımın ruhuna daha uygun bir ambalaj içerisinde sunsaydı albümü diye düşünüyor insan ister istemez. Kapaktaki motifler, Seyyal‘in doğulu güzelliğinin en çarpıcı yanı, o simsiyah bakışları ve etkileyici tebessümünü taşıyan eflatun dudaklarıyla, son zamanlarda gördüğüm en güzel albüm kapağı kuşkusuz bu. “Seyyâlname” gibi bir isim de albümün hem konseptine hem içeriğine, hem de tasarımına o kadar denk düşüyor ki, “Bu kadar olur” diyesi ve bu albümün “isim annesi” Banu Kırbağ‘ı da can-ı yürekten tebrik edesi geliyor insanın doğal olarak. Yalnız küçücük bir hatayı belirtmeden geçemeyeceğim bu arada, eğer Seyyal‘in a’sına inceltme işareti koyuyorsak, name’nin a’sına da koymamız gerekmez miydi ? Ya da başka bir fikre göre, ikisine de koymamamız ?…

Seyyal Taner, albümün proje aşamasında www.birzamanlar.net de yer alan şarkı seçimi anketinin sonuçlarına neredeyse birebir uymuş. Kendisini sevenlerin ve bunca yıldır takip edenlerin onun “Best Of” albümünde hangi şarkıları görmek istediği konusunda bu anket sayesinde ortaya çıkan ciddi sonucu yabana atmamış. Bizim starlarımız pek hayranlarının lafını dinlemez, hatta pek değil, hiç dinlemez, bilirsiniz. Kendilerini başarıya götürecek ipuçlarını yakınlarda değil, uzaklarda ararlar hep, nedendir bilinmez. Bakınız Ajda Pekkan, bakınız Nükhet Duru. Seyyal her zamanki işine özenen tavrı ve akıllıca karar verme yeteneğiyle kendisinden istenen neyse onu yapmış, anlamsız gövde gösterilerine girişmemiş. İyi de yapmış doğrusu, çünkü son zamanlarda sayıları hayli artan “Best Of” albümler içerisinde bu kadar amacına ulaşanına pek rastlamadım ben açıkçası. Albüm tam anlamıyla, eksiksiz bir “Seyyâlname“.

Daha açılış parçası “Alladı Pulladı“nın ilk nağmeleri kulaklarınıza çarparken, anlıyorsunuz ki değişik tadlar alacaksınız o eski şarkılardan. Şarkıların yeni düzenlemelerinde doğudan, belki Mısır, belki İsrail üzerinden gelip, Akdeniz’in tuzlu sularına kadar uzanacak, ordan Endülüs’e göz kırpacak bir kimliğin üzerine oynanmış. Biraz “World Music” sularında gezinilmiş, ama iç piyasanın arz-talep dengeleri göz ardı edilmemiş, deyim yerindeyse fazla da “uçulmamış”. İlk dinleyişte yadırgadığım parçalar olmadı dersem yalan olur. Özellikle benim için hala hiç de eski olmayan doksanlı yıllarda yapılmış Seyyal şarkılarının yeni düzenlemeleri bazen beni şaşırtmadı değil. Ancak dinledikçe albümün bütününde -iki aranjörle çalışılmış olmasına rağmen üstelik- sağlanmış olan tutarlılık ve şarkıların eski versiyonlarının asla altına düşmeyen modernize edilmiş hallerindeki bir bütün oluşturma gayreti çok da sıcak gelmeye başladı bana. Bu anlamda çok ama çok riskli olan sevilmiş şarkıları yeniden ambalajlayıp sunma çabasının amacına ulaştığını, hatta bazı şarkıların eski versiyonlarından bile daha parlak hale geldiğini söylemek mümkün. Doksanlarda basit bir Metin Özülkü düzenlemesiyle dinlediğimiz “Alladı Pulladı“nın yeni versiyonunda özellikle girişinin oldukça etkileyici olduğunu söyleyebilirim mesela. “Kalbimi Affettim” ve “Sarmaş Dolaş“ın Latin versiyonları da hem modern, hem de sade halleriyle kulağa çok hoş geliyor. “Ele Güne Karşı“yı beğenmeyebilirsiniz, illa ki “sahibinin sesi”nden dinlemeyi yeğ tutanlardansanız. Ancak bu şarkıyı MFÖ‘den çok önce Seyyal‘in ekranlarda uzun süre seslendirdiğini ve her nedense plak yapmadığını biliyorsanız, ilk kez Seyyal‘in sesinden basılı hale gelmesi açısından ilginize mazhar olabilir. Ben kendi adıma bir tek “Nanay“ı gereksiz buldum bu albümde. Ne Seyyal‘le özdeşleşmiş bir şarkı, ne de Seyyal’in kariyeri için önemli ama sanırım yukarıda da bahsettiğimiz “World Music” konseptinin yerel ayağı olsun diye konmuş albüme. Genel olarak, az önce de bahsettiğim üzre, eski ustalardan Osman İşmen ve adını ilk kez bu albümde duyduğum ancak muhtemelen bundan sonra daha sık duyacağım Teoman Alpsakarya‘nın tüm düzenlemeleri son kertede derli toplu ve eli yüzü düzgün, bunun için de aranjörlere bir alkış tutmalıyız yeri gelmişken.

Albümde hiçbir şeyi sevmeseniz bile -ki olamaz böyle bir şey, sizi men ederim- güncel ritmlerle yenilenmiş şarkılarıyla Seyyal‘in nasıl dans edebileceğini gözünüzün önüne getirip heyecanlanıyorsunuz albümün çıkışına. Mikrofon sehpasını eline alıp, saçlarını bir oraya bir buraya savuruken, tek ayağıyla yeri sürekli döverken, bütün vücuduyla müziğin ritmine teslim olmuş bir “sahne yaratığı”nın muazzam şovu. Seyyal en kötü şarkıyı bile -ki bence sadece “Leyla” albümündedir o şarkıları- soluksuz izlenecek bir şovun parçası yapabilecek bir şarkıcıdır, bu tartışılmaz. Belki de bundan Seyyal şarkıları dinlerken, görüntüsü de eşlik eder muhayyileme. Ancak hiçbir şarkısı Seyyal‘in kendisinden daha fazla öne çıkmamış, ya da görüntüsü şarkılarını silip atmamış, Seyyal Taner için her iki kriterde başabaş durmuştur, pek öyle herkeste olmadığı üzere. Ondandır “Son Verdim“in Ebru Aydın versiyonu pek iğreti, pek emanet gelmiştir kulaklarımıza. Seyyal şarkıları bir tek Seyyal‘den dinlenir, o kadar !

Yetmişlerden bu yana hayatımızda bir şekilde yer almış Seyyal şarkıları artık tek bir albümde. İkibinlerin ilk yarısında onunla tekrar kucaklaşıyoruz. Albümün kapak yazısında şöyle demiş Seyyal: “Evet, biliyorum bu kez uzun sürdü. Ama her buluşmamız gibi bunu da sıcak, taze ve özel olmasını istedim. Sular durulsun diye, kendi rüzgârımızı kendimiz oluşturalım diye bekledim…” Sıcak, taze ve özel… Doğru kelimeler bunlar olabilir mi Seyyal‘le kucaklaşmalarımız için ? Demek o, öyle düşünüyor. Yeni nesil şarkıcılar ve onların cehaleti kendinden menkul hayranları şöyle bir izlesinler bakalım, nasıl olurmuş, nasıl yapılırmış bu işler. Tabii asri zamanların “promosyon” denen Ali Cengiz oyunlarında yenik düşmezse bu canım albüm. Elenor Plak’ın bu konuda daha evvelki başarısızlıklarını göz ardı edemiyorum hak verirsiniz ki.

Geçen sefer bir dilek tutmuş, “Keşke Seyyal geri dönse” demiştim, gerçekleşti. Burdan yola çıkarak biraz şımarabilir ve şimdi de şunu dileyebilirim: “Keşke bir de yeni şarkılarla dolu bir albüm yapsa !“. Seyyal Hanım ? Ne dersiniz ?…

YAŞAR – SEVDİĞİM ŞARKILAR – Hakan Tok

YAŞAR BU ŞARKILARI SEVİYOR, YA SİZ?
HAKAN TOK yazdı

Eline gitarını alanın Unkapanı’na koştuğu günlerde tanıştık Yaşar‘la. Her daim pek sevdiğimiz “Akdeniz-Alaturka”sının seçkin örneklerini Ege, Bora Öztoprak vs. derken bir de Yaşar‘dan dinlemeye hazırdık. Sonra baktık ki eni konu şair hissiyatında ve tekniğinde yazmakta bu adam. Bırakın yeni nesli bir yana, popüler müziğin başlangıcından bugüne dek örneğine pek az rastladığımız bir tavırdı bu. En çok Mehmet Teoman sözlerinde vardı şairanelikler, belki yer yer biraz Aysel Gürel ve Sezen Aksu‘nun şarkılarında. Eh, biraz da Kayahan‘ın yeni yeni palazlanmaya başladığı dönemlerde. Yaşar en çok Kayahan suyundan içmişti belli ki. Ve şüphesiz Cemal Süreyya‘dan Atilla İlhan‘a bir dolu şairin mısralarından beslenmişti. Çok yeni, çok  alışılmadık değil belki ama en azından eli yüzü düzgün, emsallerinden bir gömlek üstün bir tarzın ve tavrın habercisiydi. Ardı ardına yayınlanan üç albümü de ufak tefek farklılıklarına rağmen aynı üslupta, aynı mihvaldeydi. Artık yeni bir şeyler yapmak lazımdı. Eski şarkıları yeniden söylemek “yeni” bir tavır olabilir miydi ? Oldu mu olmadı mı, orası tartışılır ama Yaşar, dördüncü albümünün tamamında eski şarkıları seslendirerek karşımıza çıktı. Albümün adı da, zikrinin fikrini izaha kaniydi : “Sevdiğim Şarkılar“. Kartonetde de yazıldığı üzere Yaşar, söylediği şarkıları dinlememizi seviyordu. Bu şarkıları da seviyordu ve söylemişti. O halde biz ne yapmalıydık ? Elbette, dinlemeli ! Biz de misyonumuzun bilinciyle, aynen öyle yaptık !

Albümün hissiyatına ve moda terimiyle “konsept”ine çok da denk düşen, özenli kapak kompozisyonunu pek beğendik. O sevdiğimiz eski şarkılara gönderilen saygı selamının altını çizercesine, Yaşar‘ın smokinli fotoğraflarından, kahverengi tonlardaki çizgilere kadar tüm kapak dizaynı çok ağırbaşlı ve şık. Ama zarf her zaman mazrufa kefil olmuyor malumunuz. Her güncel albümün yegane kozu bir eski hit iken nicedir, o eski hitler üzerinde tepinilmekten bir hal oldular ya, önce kartonetde adını görüp sevindiğimiz şarkının dinleyince karşımıza ne şekil ve şemalde çıkacağını bilemez olduk artık. Günümüz popüler aranjörlerinin en ama en ustalıklı düzenlemeleriyle, şarkılara her şeyden çok kendi imzalarını atma gayretkeşlikleri göz yaşartıcı. Bu uğurda “Sakın Sakın Ha“yı kurban vermiştik en son ve daha daha nicesini daha önce. Bakalım Yaşar, “sevdiği şarkılar”a neleri reva görmüştü ? Dinleyecek ve görecek, daha doğrusu duyacaktık hep beraber.

Yaşar‘ın bu tarz bir albüm hazırlığı içinde olduğunu öğrendiğimde, doğrusu neler söyleyeceğini epey merak etmiştim. Bu konuda neredeyse hemen her popüler müzik şarkıcısının danıştığı bir isim haline gelen Hakan Eren‘e, nasılsa Yaşar da bir gün uğrar ve o, kendisi için en doğru seçilmiş şarkılar koltuğunun altında Hakan Eren‘in evinden ayrılırken, ben de en birinci ağızdan albüme hangi şarkıların gireceğini öğrenirim diye düşünüyordum. Nitekim gündeme gelmesine rağmen, nedendir bilinmez, bir türlü Hakan Eren ve Yaşar buluşması gerçekleşmedi ve ben, Yaşar‘ın kendi kendine seçtiği şarkıların neler olduğunu ancak albüm çıktıktan sonra öğrenebildim. Ve daha albümü dinlemeden ilk hissettiğim duygu hayal kırıklığı oldu. Eski şarkılarla az çok haşır neşir biri olarak benim de Yaşar‘ın sesine ve tavrına yakıştırdığım şarkılar vardı ama bu albüm hiç de o kadar uzun boylu bir araştırma içine girilmeden, çok bildik, çok dile pelesenk şarkılarla hani nerdeyse biraz da gelişigüzel kotarılmış gibiydi repertuar itibariyle. “Her Yerde Kar Var“, “Boş Sokak“, “Sessiz Gemi” gibi defalarca yeniden söylenmiş, hala da söylenmekte olan şarkılar, bir dönem piyanist şantörlerin bile repertuarlarından eksik etmedikleri türden “banko”lardı. Athena‘nın yakın bir zamanda çok da eğlenceli yorumladığı “Senden Benden Bizden“in, ve Hümeyra‘dan başkasına asla yakıştıramadığım “Sessiz Gemi“nin bu albümde neden var olduklarını ise anlamakta güçlük çektim. Şarkı seçimi konusunda tek doğru “Kadınım“mış gibi geldi bana. Bir Tanju Okan şarkısını yeniden yorumlamak elbette ki cesaret isterdi, bundandır ki kimse yeniden söylemeye yanaşmamıştı bu şarkıyı ama Yaşar‘ın bundan önceki üç albümlük müzikal geçmişine, sesine ve romantizmine çok yakışıyor, o yüzden çok da doğru bir yerde duruyordu bu şarkı.

Allahtan, “cover” şarkılar dinlerken hissettiğim çok sevdiğim birisinin ağır hastalığına hatta ölümüne şahit olmak duygusunu yaşamadım Yaşar‘ın albümünü dinlerken. Her ne kadar şarkı seçimini baştan aşağı yanlış bulsam da, son kertede özenli ve “edepli” düzenlemeleriyle şarkıların ziyan zebil edilmediğini görmekten sevinç duydum. Yaşar‘ın zaman zaman kendi şarkılarında kapıldığı “Türk usülü flamenko yorumcusu” üslubunu bu albümde hiç kullanmayarak, düzenlemelerin suyuna gitmesini, sakin ve tertemiz okuyuşla, albümün genel ağırbaşlı havasını bozmamasını takdire şayan bulduğumu ifade etmek isterim. Albüm baştan aşağı su gibi akıp gidiyor ve siz hala bu şarkılardan sıkılmayanlardansanız, şarkıların size hatırlattıklarıyla anılarınızın arasında şöyle bir dolaşıp geri dönüyorsunuz. Sizi hiçbir “çastara çastara” ritm, “kick”, “gagala gugala sample” rahatsız etmiyor, keyfinizi kaçırmıyor. Adeta albümün “konsept” ine uygun olarak, altmışlı ve yetmişli yılların o muazzam orkestralarından ve solistlerinden biriyle bir kırk-kırkbeş dakika geçiriyorsunuz. Hepsi bu. Eğer yaşınız biraz küçükse, bu albümü Nilüfer‘in “Geceler” albümünün “cover”ı niyetine de dinleyip, nostalji nostaljisi yapabilmeniz de mümkün tabii.

Netice itibariyle, çok parlak, çok yeni bir buluş değil belki eski şarkıları yeniden söyleyerek bir albüm yapmak ama, Yaşar gibi kendi şarkılarıyla ve tırnağıyla kazıyarak bir yere gelmiş, günümüz popüler müziğinin önemli isimlerinden biri için neresinden baksanız risk anlamı taşıyan böylesi bir albüm yapmak da hatırı sayılmayacak bir şey değil. Hele hele Ajda Pekkan, Hümeyra, Tanju Okan gibi her biri bir köşe taşı taşı olmuş isimlerin şarkılarını söylemeye kalkışmak büsbütün cesaret işi. Yaşar bu riskin altından başarıyla kalkmış. Muhtemelen bu bir “ara albüm” statüsünde kalacaktır Yaşar‘ın müzikal kariyerinde ama, yine de gönül isterdi ki böyle bir işe soyunup, bu kadar risk almışken, daha fazla mesai harcayıp, “bir bilen”e de danışarak, araştırıp, uğraşarak, daha kendisine yakışacak şarkılarla karşımıza çıksaydı.

Son olarak, “O gemide ah ben de olsaydım,” gibi dillere marş olmuş bir cümlenin neden “Ah o gemide ben de olsaydım,”a dönüştürüldüğünü, bu kadar yerleşmiş, kabul görmüş kelime ya da cümlelerin neden gereksiz bir bilmişlikle değiştirilmek istendiğini sorabilirim ama, öküzün altında buzağı aramaktan hoşlanmam, bilirsiniz. Ertan Anapa‘nın unutulmaz “Benim Bütün Dualarım Seninle“sinin unutulmaz Sezen Cumhur Önal sözleri yerine, “Benim Bütün Rüyalarım Seninle” şeklinde, benzer ama çok farklı sözlerle albümde neden yer aldığını da Sezen Cumhur Önal‘ı az çok tanıyan herkes tahmin edebilir, o konuya hiç girmiyorum. Malumunuz bu bir dedikodu yazısı değil, albüm eleştirisi. Bu eleştiriyi de yukarılarda bir yerlerde bahsi geçen piyanist şantör klasiklerinden biriyle bitirmek isterim : “En güzel günler, en güzel geceler sizlerin olsun, allaaaasmalladık !

YENİ TÜRKÜ – KOLLEKSİYON – Hakan Tok

YENİ TÜRKÜ
KOLLEKSİYON
Hakan Tok

Evet, bembeyaz bir ambalaj içerisinde bize üç adet Yeni Türkü diski sunuluyordu sunulmasına ama, bu bir seçki değil, sadece üç (ya da dört) albümün yeniden basımını bir araya getiren bir setti. Eğer Yeni Türkü’nün sıkı takipçilerinden değilseniz, pekala bunun bir seçki olduğunu zannedebilirdiniz. Neden mi ? Çünkü zaten bir seçki olan ve hakikaten Yeni Türkü diskografisinin en nadide parçası sayılabilecek “Her Dem” albümü vardı bu setin içinde. Ayrı ayrı albümler olarak piyasaya sürülmüş, ancak zamanında disk olarak basıldığında bir araya getirilmiş iki önemli albüm, “Dünyanın Kapıları” ve “Günebakan” da yine tek diskte karşımıza çıkıyordu. Buna bir de nedendir bilinmez “Vira Vira” albümü dahil edilmiş ve Fono Müzik’in Sezen Aksu’ya, Yaşar Plak’ın “Kayahan” a yaptıklarına benzer bir toplama elde edilmişti. Sözü geçen albümler tıpkıbasımlarıyla yer alıyordu sette. Yani ortada “Koleksiyon” filan değil, ticari maksatlı bir toplama vardı sadece. İyi güzel ama bari başından başlasaydık diye düşünmeden edemiyorduk haliyle. Hali hazırda piyasada rahatlıkla bulunabilen bu albümlerden biri yerine zamanında sadece plak formatında basılmış ilk albümleri “Buğdayın Türküsü” nü görmek istemez miydik bu sette ? Sonra “Akdeniz Akdeniz” le devam edip, “Günebakan” ve “Dünyanın Kapıları” na sonra gelseydik, ordan da “Yeşilmişik” le devam etseydik, sıra atlamadan ? İşte asıl o zaman “Koleksiyon” olmaz mıydı bu setin adı ? Hadi şu veya bu şekilde, beki de telif problemleri yüzünden anca bu albümler denkleştirilebildi. “Dünyanın Kapıları” nın plak baskısında yer aldığı halde diske her nedense girmeyen “Bengi” adlı enstrümantal şarkı, en azından “Koleksiyon” adının yüzü suyu hürmetine diske dahil edilemez miydi ? Tesadüf eseri fark ettim ki setin kaset versiyonunda bahis konusu şarkı var ama diskde yok ! Üstelik tıpkıbasım albümler bir araya getirildiği ve “Her Dem” zaten bir seçki olduğu için, kimi şarkılar sette iki kez karşınıza çıkıyor anlamsız bir şekilde. Bu küçük ama aslında büyük ayrıntı bile yapılan işe gösterilen özen konusunda iyiniyetli düşünmekten alıkoyuyor insanı.

Ancak, bütün bu arşivci kaygılarını göz ardı edersek, ilk şarkıdan son şarkıya dek tüm albümler bir şurup lezzetinde akıp gidiyor. Bütün bir pop müzik tarihi içinde çok başka bir yerde duran ve popüler müzikte yepyeni deneylerin, söylenmemiş sözlerin yolunu açan efsanevi bir grubun, her biri birbirinden güzel şarkılarıyla nicedir gürültü kirliliğinden muzdarip kulaklarımız bayram ediyor. Murathan Mungan’dan Lale Müldür’e, Ahmet Telli’den Can Yücel’e, şiirin dokusundan beslenip büyümüş Yeni Türkü müziğinin kimi zaman popülist, kimi zaman elitist uçlarda dolaşmasına rağmen, zaman içerisinde nasıl da bir kimlik ve kişilik edindiğine ve özellikle doksanlarda yirmili yaşlarını tüketmiş benim kuşağımdakilerin hayatlarına nasıl da sindiğine dair sarsıcı bir hikayeye tanıklık ediyorsunuz. Her şarkıda başka bir anınız kalmış çünkü. Başından bu yana müzik çevrelerinde “stüdyoda bile detone olan şarkıcı” sıfatıyla defe konulan Derya Köroğlu’nun hakikaten yer yer detone olan sesinin, bu büyülü müziğin nasıl ayrılmaz bir parçası olduğu da şarkıları yeniden dinledikçe daha çok ortaya çıkıyor. “Yeni” türküler söyleme iddiasıyla ortaya çıkan topluluğun türküleri yirmi yılı devirse bile eskimemiş. Belki yerine yenileri de konulamamış bir zaman sonra. Her bir arada bir şey üreten topluluk kadar sürmüş onların serüveni de. Ama geride kalanların hepsi zaten birer klasik olmuş çoktan. Ve her şeye rağmen bu toplamada hatırı sayılır miktarda Yeni Türkü klasiği bir arada.

Ben Yeni Türkü’nün tekrar bir araya gelmesini savunanlardan değilim. Hatta son Yeni Türkü’de eskilerden bir tek Derya Köroğlu’nun kalmasına karşın grubun adının değişmemesini de anlamsız buluyorum. Başından beri işin daha elektronik caz tarafında duran Selim Atakan’ın ve yine başından beri işin daha alaturka tarafında duran Cengiz Onural’ın, grubu dağılmaya dek götüren ama bir yandan da unutulmaz klasiklerin doğmasına neden olan müzikal çekişmelerinin yokluğu bu denli hissediliyor iken, ortaya çıkan o müziğe Yeni Türkü imzasının atılmış olması bana pek inandırıcı gelmiyor. Nitekim son albüm “Yeni”, grubun tüm serüvenin en az ses getiren albümü oldu. Görünen o ki bencileyin Yeni Türkü sever bir dolu insan için de “Yeni” Yeni Türkü pek makbul değildi. Ondandı biraz da hevesle bu seti beklememiz. Öyle ki bu albümlerin her biri elimde tek tek disk formatında bulunmasına rağmen, dayanamadım, yine de satın aldım seti. Gece gündüz Yeni Türkü dinliyorum bu ara. Size de tavsiye derim. Beylik tabiriyle “şiir tadında” şarkılar kalmadı artık. Ne varsa eski “yeni” türkülerde var. Dinleyin. Bana hak vereceksiniz.